“Rant” terimini, Ricardo gibi klasik iktisatçılara kadar geri giden ve Mars tarafından benimsenmiş olan geleneği takip ederek, teknik anlamıyla ele alarak başlayalım. Başlarda terim, özel olarak toprak sahiplerine yapılan ve mülk sahiplerine akan diğer ödeme türlerinden ayrılmış olan ödemelerin adıydı. Buradaki en önemli içgörü, toprağın kendisinin kimse tarafından üretilmemiş olduğuydu. Üzerinde yetişen ekinler veya inşa edilen fabrikalar insanlar tarafından üretilebilir, fakat toprağın kendisinde doğanın bir hediyesi olarak gelen bir değer vardır. Dolayısıyla kim toprak üzerinde mülkiyet hakkı iddiasında bulunursa, o toprakla bir şey yaptığı için değil, basitçe mülke erişimi kontrol altında tuttuğu için ödeme talep edilir.
Arazi sahiplerine ödenecek “toprak rantı” fikri hâlâ tarımın egemen olduğu bir toplumsal bağlam içinde gelişmişti. Modern bir ekonomide rant kavramı genişletilmek ve daha soyut hale getirilmek zorundadır. Bir mülkün, sahibi hiçbir şey yapmadan gelir getirmesinin pek çok başka yolu vardır. Bu türden bir mülkün sahibi, geleneksel olarak kapitalist dediğimiz kişi değil, “rantçı”dır. Bu terim devlet tahvillerinin sahiplerini tanımlamak amacıyla yaygın bir şekilde 19. yüzyıl Fransa’sında kullanılmaya başlamıştı. Faiz ödemeleriyle geçinen bu insanlar ne işçiydiler ne de patron. İngiliz gazeteci Henry Sutherland Edwards, 1893 tarihli “Eski ve Yeni Paris” isimli kitabında rantçıyı iş yerinden emekli olmuş kişiyle karşılaştırmış.
Eski moda rantçı genellikle mütevazı bir gelire sahip birisi olarak resmediliyordu. Bu imge bugün, sabit bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışan emekli tipinde hayatını sürdürmektedir. Genellikle düşük devlet ve banka faiz oranlarını eleştirenlerin gündeme getirdiği bir figürdür bu. Oysa gerçekte rant geliri, her türden rant getirici varlık incelendiğinde görüleceği üzere, az sayıda zengin insanın elinde toplanmış haldedir. Rantlar sadece toprak ve devlet tahvillerini içermez, halka açılmış borsa portföyleri ile gittikçe daha ağırlıklı bir biçimde fikri mülkiyetle ilişkilenir.
Rantların ve rantçıların varlığı, kapitalizmin savunucuları için her zaman biraz utanç verici bir şey olmuştur. Üretim araçlarını kontrol eden bir patronun gerekliliğini savunmak daha kolaydır, çünkü ideologlar en azından onların bir şeyler yaptığını iddia edebilirler; örneğin üretimi örgütlemek, ürünleri ortaya çıkarmak ya da basitçe ekonomik riskler almak. Rantçılarsa hiçbir şey yaratmamakta, hiçbir şey üretmemekte, hiçbir şey yapmamaktadır. Bu yüzden tarih içinde mülkle bir şeyler yapılarak elde edilen kârın aksine, salt mülk sahipliğiyle elde edilen rant gelirini vergilendirmeye dönük çağrılar olmuştur.
19. yüzyıl iktisatçısı Henry George’la başlayan ve bu politikayı kuram ve önermelerinin merkezine koyan koca bir entelektüel gelenek vardır. 1879’da yazdığı “İlerleme ve Yoksulluk” isimli kitabında George, ısrarla, gelir eşitsizliği sorununun gerçek çaresinin sadece ama sadece toprağı ortak mülk haline getirmekten geçtiğini, böylelikle en büyük rant kaynağının yok olacağını söylemiştir. George’un o dönemki takipçileri de benze şekilde toprak insan emeğinin ürünü olmadığı, fakat tüm üretim için gerekli olduğundan, özel mülk olan tüm topraklardan edinilen rantların vergilendirme yoluyla mahsup edilmesi ve kamu yararına kullanılması gerektiğini savunuyordu.
Rantçıların varlığı büyük iktisatçı John Maynard Keynes’i de rahatsız etmişti. Keynes, İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi isimli kitabının meşhur bir bölümünde, faiz oranını ele almış ve günümüzde faizin, aynen toprak rantı gibi gerçek fedakârlığı hiçbir şekilde ödüllendirmediğini ileri sürmüştü. Ona göre faiz, sadece kıt üretici kaynakların sahiplerini ödüllendiriyordu. Rantçının, işlevsiz yatırımcının ötenaziyle ortadan kaldırılmasını umuyor, bunun için çağrıda bulunuyor ve toplum bu kaynakları kıt olmaktan çıkaracak ölçüde zenginleştiğinde bunun gerçekleşeceğine inanıyordu.

