Blog İçinde Ara

3 Haziran 2024 Pazartesi

Rant Sanatı

   “Rant” terimini, Ricardo gibi klasik iktisatçılara kadar geri giden ve Mars tarafından benimsenmiş olan geleneği takip ederek, teknik anlamıyla ele alarak başlayalım. Başlarda terim, özel olarak toprak sahiplerine yapılan ve mülk sahiplerine akan diğer ödeme türlerinden ayrılmış olan ödemelerin adıydı. Buradaki en önemli içgörü, toprağın kendisinin kimse tarafından üretilmemiş olduğuydu. Üzerinde yetişen ekinler veya inşa edilen fabrikalar insanlar tarafından üretilebilir, fakat toprağın kendisinde doğanın bir hediyesi olarak gelen bir değer vardır. Dolayısıyla kim toprak üzerinde mülkiyet hakkı iddiasında bulunursa, o toprakla bir şey yaptığı için değil, basitçe mülke erişimi kontrol altında tuttuğu için ödeme talep edilir.
   Arazi sahiplerine ödenecek “toprak rantı” fikri hâlâ tarımın egemen olduğu bir toplumsal bağlam içinde gelişmişti. Modern bir ekonomide rant kavramı genişletilmek ve daha soyut hale getirilmek zorundadır. Bir mülkün, sahibi hiçbir şey yapmadan gelir getirmesinin pek çok başka yolu vardır. Bu türden bir mülkün sahibi, geleneksel olarak kapitalist dediğimiz kişi değil, “rantçı”dır. Bu terim devlet tahvillerinin sahiplerini tanımlamak amacıyla yaygın bir şekilde 19. yüzyıl Fransa’sında kullanılmaya başlamıştı. Faiz ödemeleriyle geçinen bu insanlar ne işçiydiler ne de patron. İngiliz gazeteci Henry Sutherland Edwards, 1893 tarihli “Eski ve Yeni Paris” isimli kitabında rantçıyı iş yerinden emekli olmuş kişiyle karşılaştırmış.
   Eski moda rantçı genellikle mütevazı bir gelire sahip birisi olarak resmediliyordu. Bu imge bugün, sabit bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışan emekli tipinde hayatını sürdürmektedir. Genellikle düşük devlet ve banka faiz oranlarını eleştirenlerin gündeme getirdiği bir figürdür bu. Oysa gerçekte rant geliri, her türden rant getirici varlık incelendiğinde görüleceği üzere, az sayıda zengin insanın elinde toplanmış haldedir. Rantlar sadece toprak ve devlet tahvillerini içermez, halka açılmış borsa portföyleri ile gittikçe daha ağırlıklı bir biçimde fikri mülkiyetle ilişkilenir.
   Rantların ve rantçıların varlığı, kapitalizmin savunucuları için her zaman biraz utanç verici bir şey olmuştur. Üretim araçlarını kontrol eden bir patronun gerekliliğini savunmak daha kolaydır, çünkü ideologlar en azından onların bir şeyler yaptığını iddia edebilirler; örneğin üretimi örgütlemek, ürünleri ortaya çıkarmak ya da basitçe ekonomik riskler almak. Rantçılarsa hiçbir şey yaratmamakta, hiçbir şey üretmemekte, hiçbir şey yapmamaktadır. Bu yüzden tarih içinde mülkle bir şeyler yapılarak elde edilen kârın aksine, salt mülk sahipliğiyle elde edilen rant gelirini vergilendirmeye dönük çağrılar olmuştur.
   19. yüzyıl iktisatçısı Henry George’la başlayan ve bu politikayı kuram ve önermelerinin merkezine koyan koca bir entelektüel gelenek vardır. 1879’da yazdığı “İlerleme ve Yoksulluk” isimli kitabında George, ısrarla, gelir eşitsizliği sorununun gerçek çaresinin sadece ama sadece toprağı ortak mülk haline getirmekten geçtiğini, böylelikle en büyük rant kaynağının yok olacağını söylemiştir. George’un o dönemki takipçileri de benze şekilde toprak insan emeğinin ürünü olmadığı, fakat tüm üretim için gerekli olduğundan, özel mülk olan tüm topraklardan edinilen rantların vergilendirme yoluyla mahsup edilmesi ve kamu yararına kullanılması gerektiğini savunuyordu.
   Rantçıların varlığı büyük iktisatçı John Maynard Keynes’i de rahatsız etmişti. Keynes, İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi isimli kitabının meşhur bir bölümünde, faiz oranını ele almış ve günümüzde faizin, aynen toprak rantı gibi gerçek fedakârlığı hiçbir şekilde ödüllendirmediğini ileri sürmüştü. Ona göre faiz, sadece kıt üretici kaynakların sahiplerini ödüllendiriyordu. Rantçının, işlevsiz yatırımcının ötenaziyle ortadan kaldırılmasını umuyor, bunun için çağrıda bulunuyor ve toplum bu kaynakları kıt olmaktan çıkaracak ölçüde zenginleştiğinde bunun gerçekleşeceğine inanıyordu.

30 Nisan 2024 Salı

Sağlıklı Uyku Alışkanlıkları - İnceleme

 Bebeğinizin Uyumasını Nasıl Sağlarsınız?

Bir çocuğun ihtiyaç duyduğu uyku miktarı ve tipi, çevreye pek bağlı olmaksızın normal gelişim sırasında programlanır. Uykunun tetiklenmesi ise öğrenme mekanizmalarına dayanan başka bir hikayedir.


        Bebeklerin uykusu bir beslenme programı uygulanarak düzenli hale getirilebilir. Yalnız bir konuda bir uyarı yapmak gerekiyor: Bebeklerin uyumasını kolaylaştırmak için eskiden beri kullanılan bir taktiğin geri teptiği anlaşıldı. Taktik, örneğin anne bardak şarap içtiğinde olduğu gibi, anne sütüne az miktarda alkol karıştırılmasıydı. Bu taktik bebeğin uykuya dalma süresini yaklaşık on beş dakika kısalttığı doğru. Fakat sonraki üç buçuk saat içinde toplam uyku miktarındaki azalma ise daha fazla. Bu da taktiğin başarısız olduğunu gösteriyor. Daha iyi bir strateji ise bebeği uykusu gelir gelmez hemen uykuya yatırmak. Tıpkı yetişkinler gibi bebekler de uykuları geldiğinde uyumazlarsa uykuları kaçar. Tek farkı bebeklerin uykusunun çok daha çabuk kaçmasıdır.

      Küçük çocuklar uyku zamanları geldiğinde belirli ipuçlarını uykuyla ilişkilendirmeyi çabuk öğrenir. Diğer çağrışımlar gibi çocuklar tek bir örnek veya tek bir istisnai durumda bile bağ kurmayı becerebilir. Tercih edilen uyku alışkanlıkları bir kez oluştuktan sonra değiştirmek zor olur. Bebeğinizin iyi uyumasını sağlamanın en önemli yollarından biri, bebeğe kendi kendini yatıştırmayı öğretmektir. Yani, Çocuğunuza sizin yardımınız olmadan, kendi başına uyumasını öğretmek. Bunu, onları uykulu ama yine de uyanık bir şekilde beşiğe koyarak yapabilirsiniz. Bu şekilde onların son anıları beşikle olur, seninle değil! Bu onlara kendi başlarına uykuya dalabileceklerini öğretir; Yakınlarda olmana ihtiyaçları yok. Eğer çocuklar uykunun başlangıcında yanlarında anne veya babalarının olmasına alışırlarsa bu bir gereklilik haline gelir. Çocuk uyumadan önce odadan çıkmak iyidir. Böylece çocuk uykuya dalmayı anne babanın yanında olmamasıyla ilişkilendirir. Bebeğin beşiğine gittiğinde uyumak için orada olduğunu bilmesi gerekir. Bunun ne büyük bir nimet olduğunu ileride daha iyi anlarsınız. Genel olarak, örneğin diş fırçalama, hikaye okuma ve çocuğa gösterilen ilginin azaltılmasından oluşan bir uyku rutini oluşturmak tanıdık bir uykuya geçiş prosedürü sağlar.

   Kendini yatıştırma becerilerini geliştirmek çok önemlidir çünkü çocuğun gecenin bir yarısı ebeveyne ihtiyaç duymasını önler. Kendi kendini yatıştırmak onlara gecenin bir yarısı uyandıklarında kendi başlarına uyuyabileceklerini bildiklerini öğretir. Uykuya geri dönmelerine yardım etmek için size ihtiyaçları olmadığını biliyorlar.
      
       Bebeğinizin uykuya dalmasında temel öncül, aşırı yorulmak yerine iyi dinlenmiş olmasını sağlamaktır. İyi dinlenmiş olduğumuzda, uyumak daha kolaydır ve uyku uykuyu doğurur. Buna karşılık, gerçekten yorulduğumuzda uykuya dalmak daha zordur. Sık sık uykumuz açılır, hemen hemen her ses uykuya dalmamıza mani olur ve eskisinden daha uyanık oluruz. Bu durum bebekler için de geçerlidir. Aşırı yorulmuş bir çocuk; uyumak için savaşır, uykuya dalsa bile sık sık ağlayarak ve kızgın olarak uyanır, genellikle bebek arabalarında ya da otomobil yolculuklarında uykuya dalar. İyi dinlenmiş bir bebek ise; kolayca uykuya dalar ve uzun süre uyur, bebek arabasında ya da otomobilde kolayca uykuya dalmaz, uykusundan mutlu ve sakin uyanır genellikle gün boyu da mutludur.

        

9 Mayıs 2021 Pazar

Neden İtalya?

İtalya Adı    :    İtalya yarımadasının eski adları olarak gösterilen Oenotria (Şarap Memleketi), Peucetia (Çam Memleketi), Ausonia (Auson'lar Memleketi)adları güney taraflara ait olup hepsi de buraların en eski tarihlerini yazmaya çalışan Hellen'lere dayanmaktadır. Eskiler tarafından Herakles'in (Hercules)danası Situlus ile birleştirilmiş olan İtalia adı da keza, en eski zamanlarda yarımadanın güney kısmını gösteren bir isimdi. Yavaş yavaş kuzeye doğru yayıldı ve Romalı'lar tarafından benimsendi. Sonra Padus Ovası (Po Ovası) hariç Orta ve Güney İtalya'ya ve nihayet, cumhuriyet devrinin son asrında ve bilhassa İmparator Augustus zamanında, bütün yarımadaya simge oldu.

9 Eylül 2020 Çarşamba

Zaman Kavramı Üzerine

     Tarih boyunca zamanın gerek evrende, gerekse mümkün olabilecek her ortamda her varlık için aynı şekilde işlediği tahmin edilmiştir. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda Kuran'ın Secde Suresi 32/5 (Gökten yere kadar işleri düzenler. Sonra miktarı sizin hesabınıza göre bin yıl süren bir gün içinde işler O'na yükselir) ve Mearic Suresi 70/4 (Melekler ve rûh O’na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar) ayetlerinin insan zihni için ne kadar köklü bir anlayış değişikliği getirdiği ortadadır. Kuran, değişik durumlarda "gün" kavramının değişeceğini, "bir günün" elli bin yıla eşit olabileceğini söylemiştir. Yüzlerce yıl muhtemelen "acaba böyle bir şey nasıl olabilir?" itirazlarıyla karşılaşmış ola bu ayetlerin, aslında ne kadar önemli gerçeklere işaret ettiği son yüzyılda anlaşılmıştır.
    Einstein'ın en meşhur keşfi "İzafiyet Teorisi"dir. Fizikle ciddi bir şekilde  ilgilenmeyen bir çok kişi hâlâ bu teorinin ne demek istediğini anlayabilmiş değildir. Oysa Kuran ancak bu teoriyle 20. yüzyılda anlaşılabilen hususlara 1400 yıl önceden işaret etmektedir. Einstein, izafiyet ile ilgili açıklamalarını "Özel İzafiyet Teorisi" ve "Genel İzafiyet Teorisi" olarak iki ayrı çalışmada toplamıştır. İzafiyet Teorisi'ne göre; ışık hızına yakın bir hızla hareket eden bir araca binen kimse için zaman daha yavaş akmaktadır. Dünyadaki bir kişi için 100 gün geçtiğinde, ışık hızına yakın hareket eden kişi için 50 gün geçebilmektedir. Bu bulgu Özel İzafiyet Teorisi'nin en ilginç sonucudur. Evrende hız arttıkça zaman daha yavaş geçmektedir. Demek ki zaman aynı Kuran'ın işaret ettiği gibi izafi bir kavramdır. Değişik ortamlarda, değişik yerlerde, değişik hızlarda saatler farklı işlemektedir.

    "Genel İzafiyet Teorisi" ise zamanın izafiliği konusunda çekim alanlarını ele almakta ve zamanın büyük çekim alanlarında daha yavaş geçtiğini göstermektedir. Demek ki güneşin üzerinde bir kişinin yürümesi mümkün olsa; bu kişinin saati de, biyolojik yapısı da, atomlarının düzeyindeki hareketlerin hepsi de yavaşlayacaktır. Yapılan bir çok deney de bu bulguyu doğrulamaktadır. Örneğin böyle bir deneyi İngiliz Ulusal Fizik Enstitüsü yapmıştır. Araştırmacı John Laverty zamanı mükemmele yakın bir şekilde doğru gösteren (300 bin yılda sadece 1 saniye hata yapan) iki saati senkronize etti. Saatlerden biri Londra'daki laboratuvarda tutuldu, diğer ise Londra'dan Çin'e gidip gelen bir uçağa kondu. Uçak yüksekten uçtuğu için, dünyadaki çekim gücünden daha düşük bir çekimde hareket etmektedir. Yani zamanın Genel İzafiyet Teorisi'ne göre uçakta daha hızlı geçmesi beklenmektedir. Yeryüzündeki bir kişiyle, uçaktaki bir kişinin maruz kaldıkları çekim farklılıkları aslında çok ufaktır. Bu çok ufak fark ancak bu kadar hassas bir saatle tespit edilebilirdi. Nitekim uçaktaki saatin saniyenin 55 milyarda biri kadar hızlı hareket ettiği tespit edildi. Böylece zamanın izafiliği deneysel olarak da onaylanmış oluyordu. Oysa zaman hakkındaki genel önyargıya göre iki saatin arasında hiçbir farkın olmaması gerekirdi. Bu tip deneyler, Kuran'ın zaman hakkındaki şartlanmışlıkları kırıcı ifadelerini desteklemektedir.
    Zamanın izafiliğinin anlaşılması Kuran'ın açıklamalarının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Örneğin; Kuran'da insanların yeniden diriltildiklerinde dünyada çok kısa bir süre kaldıklarını zannedecekleri söylenmektedir.(Muminun Suresi 112-113: Dedi ki; yeryüzünde kaç yıl kaldınız? Dediler ki; Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.)  Zamanın izafiliği anlaşıldıktan sonra Kuran'ın bu izahı da, "Ölüler kıyamete kadar ne yapacaklar" sorusuna cevabı da anlaşılabilmektedir. Dünyadaki zamanı her şartta tek geçerli mutlak zaman olarak gören zihniyetin bu soruları, zamanın izafiliğinin anlaşılmasıyla cevabını bulmaktadır. Ölen bir insan dünyadaki zaman boyutuna bağımlı olmadığı için kendisinden sonra geçen binlerce yıl onun için bir gün hükmünde bile var olmamaktadır.

    Evrenin yaratılmasından insanın yaratılmasına kadar neden on dört milyar yıl kadar zaman geçtiği de zamanın izafiliğinin anlaşılmasıyla anlaşılır. Bambaşka bir pozisyonda on dört milyar yıl, bir dakika olarak, belki daha da kısa olarak algılanabilir. Bu sürenin uzunluğu bizim dünyadaki mevcut algımız ve pozisyonumuza göredir. Evrenin ilk yaratılışından şu ana kadar on dört milyar yıl kadar zamanın geçmiş olduğu bilimsel verilerle desteklenmektedir. Aranızda hiç on dört milyar yıl bekleyip de sıkılmış olan var mı? İşte nasıl on dört milyar yıl önceden geçmiş olmasına rağmen, şu anda bu süreyi beklemekten kendini sıkılmış gibi hisseden yoksa, aynı şekilde öldükten sonra yeniden yaratılışa kadar bekleyip de sıkılan olmaz. Zamanın izafiliğinin anlaşılması, anlaşılması zor kabul edilen bir çok sorunun çözümünü mümkün kılmaktadır. İzafiyet Teorisi zamanın izafiliği gibi uzunlukların da izafi olduğunu ortaya koymaktadırlar. Buna göre; evrenin büyüklüğü bize göredir. Ayrı bir hızda, ayrı bir algı şeklinde evrenin büyüklüğü daha değişik şekilde algılanabilir. Buna öre uzayın büyüklüğüne ve de dünyanın küçüklüğüne bakıp da, bu izafiyete tabi ölçülerden dünyanın önemsizliğine dair bir argüman üretmek mümkün değildir.

28 Ağustos 2020 Cuma

Naziler ve Filistin Sorunu (4. Bölüm)

        El-Jundi daha sonra 1940 yılında Rosenberg'in Myth of the Twentieth Century kitabını Şam'da nasıl aradığını ve Baas'ın iki kurucusundan biri olan Michel Eflak'a ait Fransızca özetini nasıl bulduğunu anlatır.
    Bu dönemde kurulan birkaç siyasal partinin Nazi döneminden etkilendiği ortaya çıktı. Yahudi karşıtı Nuremberg Yasaları'nın yürürlüğe girdiği 1934 yılında, tüm Arap ve İslam dünyasından, özellikle Alman propagandasının en etkin olduğu Fas ve Filistin'den Führer'e kutlama telgrafları yağıyordu. Eylül 1937'de Bludan'da Siyonizm'le mücadele ana temasıyla toplanan önemli bir Pan-Arap kongresine katılan tek Avrupalı, bir Alman'dı.
    Bundan çok daha önce paramiliter gençlik örgütleri, renkli gömlekleri, katı parti disiplinleri ve az çok karizmatik liderleriyle Nazi ve faşist siyasi partiler ortaya çıkmaya başlamıştı. Bazı eski partiler bile bu yeni eğilimlerden etkileniyordu. Bu yeni partiler arasında en dikkat çeken Suriye Nasyonal Sosyalist Partisi (daha sonra Sosyl Nasyonalist Parti adını aldı) olarak da bilinen Suriye Halk Partisi idi. Antun Saada tarafından kurulan bu parti 1930'larda Suriye ve Lübnan'daki Arap gençliğini güçlü bir biçimde cezp etmişti. Parti, Fransız manda yönetimi tarafından kapatıldı; Fransız mandasından sonraki yönetimlerce de kapatıldı fakat ruhu savaş sonrası yılların Arap milliyetçisi partisi Kavmiyyun el-Arab partisinde yaşamaya devam etti. Şekil itibariyle daha açık bir biçimde Nazi olan Genç Mısır Toplumu resmen Ekim 1933'de kuruldu. Halk arasında "Yeşil Gömlekliler" olarak bilinen bu parti bir genelkurmayın komutasında, paramiliter bir manga, bölük, tabur ve tugay hiyerarşiyle örgütlenmişti. Mısır'ın önde gelen siyasi partisi Wafd bu partinin popülaritesine karşılık vermek amacıyla kendi gençlik örgütlenmesi, Mavi Gömlekliler'i oluşturma zorunluluğu hissetmişti.
    Naziler'in, Genç Mısır Partisi'nin kurucusu Ahmet Hüseyin'e olan eğilimleri başlangıçtan beri açıktı. Haziran 1934'te Hüseyin, yeni Almanya'ya duyduğu sempatiyi ifade etmek için Almanya'nın Mısır Büyükelçisi'ni çağırdı. 1936 yılında Nüremberg toplantısında bir delegasyon göndermiş ve 1938 yazında Almanya'yı bizzat ziyaret etmişti. Almanya ziyaretinde çok sıcak karşılanmış ve buradan büyük bir coşkuyla dönmüştü. Bu coşku Eylül 1938'de patlak veren Münih bunalımıyla aniden sona erecek; bu olaydan sonra Genç Mısır liderleri Mihver devletlerini, küçük uluslara yönelik saldırgan tutumlarından dolayı suçlayacaklardır. Fakat ideolojileri, örgütlenme biçimleri ve etkinlikleri büyük ölçüde Nazi nitelikleri taşımaya devam edecektir. Örneğin, faşist selamlaşma; meşâleli yürüyüşler, lidere tapınma (sloganları "Tek Parti, Tek Devlet ve Tek Lider idi) ve siyasi muhaliflerin terörize edilmesi ve sindirilmesi için sereseri çetelerin kullanılması gibi özellikler korunacaktır.
    Genç Mısır'ın, Genç Almanya'dan ödünç aldıkları arasında sadece ırkçılık ve Anti-Semitizm yoktu. Nazi felsefesi için destek, partinin yayın organında şiddetli bir Yahudi karşıtı propaganda, Mısır'daki Yahudi toplumunu hedef alan boykot ve tacizlerin örgütlenmesi de bunlar arasındaydı.
    Çekoslovakya işgalinden sonra kamuoyunda Almanlar'a karşı öfke oluşmasına rağmen, içte, kralın çevresinde toplanan ve başlarını 1939-1940 yılları arasında başbakanlık yapan Ali Mahir Paşa'nın çektiği Mihver yanlısı politikacılar, hem siyasi hem de mali destek verdikleri Genç Mısır'la ilişki kurmaya devam ettiler. Mısır'ın önde gelen Alman yanlısı kişiliklerinden ve Genç Mısır liderlerinin yakın arkadaşı General Aziz Ali el-Masri, Alman istihbaratı için çalışan bir espiyonaj ağı oluşturmuştu. Bu subayların birçoğunun Genç Mısır'la bağlantısı bulunmaktaydı.
    Genç Mısır Partisi'nin 1939'da savaşın çıkmasından önceki Mısır siyasetindeki etkisi görece azdı. General el-Masri çevresinde örgütlenen genç subayların espiyonaj çabaları ise etkisiz ve dolaysıyla da Almanlar için değersizdi. Fakat parti, nihayetinde, 1952 askeri darbesini gerçekleştirerek Nasırcı rejimi iktidara taşıyacak olan subaylar grubu üzerinde önemli bir entelektüel etkiye sahipti. Kral Faruk rejimini devirmeye çalışıp, başarılı olduktan sonra ülkeyi yöneten birçok subay gibi Cemal Abdül Nasır ve Enver Sedat da bu çevreden geldi.
    1940'ın yazında Batı Avrupa anakarasında müttefiklerin uğradıkları ezici yenilgi, İtalya'nın savaşa girişi ve Fransa'yla ayrı bir barış anlaşması imzalanma olasılığının belirmesi çoğu Arap liderini, sonunda nefret edilen İngiliz ve Fransız boyunduruğundan kurtulma zamanının geldiğine inandırdı. Fakat bunun için Alman desteğine gereksinim duyuyorlardı çünkü İngilizler ve hatta Vichy Fransası Orta Doğu'da hâlâ herhangi bir Arap yükselişiyle baş edebilecek yeterli askeri güce sahipti. Alman hükûmetiyle en üst düzeyde temas kurmak amacıyla, Müftü tarafından Araplar arası bir misyon organize edildi ve tarafsız Türkiye üzerinden Berlin'e gönderildi. Bu komite o şekilde davranmalarını mümkün kılacak gerekli bağımsızlık düzeyine sahip (Irak ve Suudi Arabistan gibi) Arap devletlerinin hükûmtleri tarafından atanmış temsilcilerle, hâlâ Müttefik Devletler'in kontrolündeki ülkelerin milliyetçi komitelerinden seçilen temsilcilerden oluşuyordu.
    Bu arada Müftü, İngiliz yönetimindeki Filistin'den Lübnan'a sonra da Ekim 1939'da, faaliyetlerini sürdürmeye devam edeceği Irak'a geçmişti. Mart 1940'da Irak başbakanı olan Raşid Ali el-Geylani'nin Alman yanlısı rejiminin kurulmasında ve bu rejimin bazı faaliyetlerinde rol oynadı. Raşid Ali ve Müftü Mihver'in desteğini elde etmeye çalıştılar ve bunu sağladılar; Nisan 1941'de de İngiliz karşıtı ve Alman yanlısı bir darbe ger.ekleştirdiler. Nüfuzlarını Irak'tan diğer Arap ülkelerine, özellikle de o dönemde Vichy Fransası'nın denetiminde olan Suriye'ye yaymaya çalıştılar. Şam'da, iki öğretmen, Michel Eflak ve Selahaddin Bitar "Irak'a Yardım Topluluğu" kurmuşlardı. Bu topluluk daha sonra Baas Partisi'nin nüvesini oluşturacaktır. Raşid Ali'yi İngili, Ürdün ve başka askerlerden oluşan küçük ama sağlam güç karşısında yenilgiye uğramaktan kurtarmak için gelen Alman yardımı hem çok geç kalmıştı hem de çok küçüktü. Müftü, Raşid Ali ve o rejimin bazı üyeleriyle birlikte İran'a kaçtı.

23 Haziran 2019 Pazar

Zeigarnik Etkisi


İsim babası Rus psikiyatrist ve psikolog olan Bluma Wifona Zeigarnik’tir ve bir restoranda yapılan gözlem sonucu bulunmuştur. Zeigarnik etkisini anlayacağımız şekilde bir kaç örnek ile bunu açıklamak istiyorum ; 

Hiç düşündünüz mü dizilerin sonuna neden hep “devam edecek ..” yazısı getirilir , Ya da neden kavuşamayan aşıklar ; yarım kalan aşklar hep dillere destan olmuştur , Ya da neden sınavlarda yapamadığımız , yarım kalan soruları bir türlü boş geçemeyiz ve büsbütün zamanımızı alsa da o yapamadığımız soruya yoğunlaşıp takılı kalırız ? .. Günlük hayatımızda sıkça yaşadığımız bir etki aslında sadece farkında değiliz hepsi bu. 
Zeigarnik Etkisinin Aşk’ta da etkisi büyük .. Yarım kalan her şey acıdır. Yarım kalan her şey insana acı verir. Düşünün ki bir mesaj attınız . cevap gelmedi . Bütün enerjiniz biter. Halbuki kötü bile olsa bir cevap gelse bu kadar da kafanıza takmazsınız. 
Ya da bir ilişki yaşadınız bitti ayrıldınız. Kafanız rahattır çünkü her türlü mücadelenizi vermiş, elinizden geleni yapmışsınız ve olmamıştır. Ama ya yarım kalan aşklarınız? Yıllar geçse bile unutulmaz ya hani onlar .. Aslında hissettiğiniz her şey Zeigarnik etkisinden. 
Yaşadığınız her ne ise tamamlanmış ise bu kadar kafanıza takılmaz, ama yarım kalmış ise ... 
Yarım kalan her şey bu sendromun adı özetle. Tamamlayamadığımız işler ,kavuşamadığımız aşklar, cevabı gelmeyen mesajlar ,gün boyu mırıldanıp bir türlü çıkartamadığımız o şarkının adı …
Bu saymış olduğum bir çok Zeigarnik etkisini gösteren çalışmalar yapılmış ve psikoloji literatürüne girmiştir. Bunlardan birisi  de Kenneth McGraw’ın deneyidir.Bu deneyden biraz bahsedeyim ;
Zeigarnik deneylerinden altmış yıl sonra, Kenneth McGraw, deneye katılan deneklerden belli bir ödül karşılığında olmak üzere zor bir yapbozu yapmalarını istemiş. Deney başladıktan belli bir süre sonra hiç kimseye, yapbozu tamamlamasına fırsat verilmemiş ve deneyin bittiği söylenmiş. Ancak deneklere, yapbozları tamamlamadıkları halde ücretleri ödenmiş.Daha sonra deneyi düzenleyen uzmanlar, deneyin yapıldığı ortamdan gitmişler. Fakat esas deney bundan sonra başlamış . Deneye katılanların büyük çoğunluğu, kendilerinden istenmediği halde, deneyin yapıldığı ortamda kalarak yapbozu tamamlamaya devam etmişler. Bu da insanların üzerindeki zeigarnik etkisini apaçık ortaya koymuş.

18 Haziran 2019 Salı

Ringelmann Etkisi


Max Ringelmann, yaptığı deneyler sonucunda bireylerin yaptıkları işte kişi sayısı arttıkça performansın giderek düştüğünü gözlemlemiştir. Piezon ve Ferree, grup büyüklüğü ile harcanan çaba arasındaki Ringelmann’ın belirlediği bu ters yönlü ilişki, “Ringelmann Etkisi” olarak isimlendirilmiştir. Psikolojide bu duruma sosyal kaytarma da denilmektedir. Klasik bir örnek vermemiz gerekir ise, bir kişiden ipi bütün gücü ile çekmeyi istedikten sonra giderek kişi sayısını arttırıp ipi bütün güçleri ile çekmelerini istediğimizde kişilerin performanslarında düşüş gözlemlenir. Grup kalabalıklaştıkça birey, kendisinin görünmediğini düşünüp bir çaba harcamamaktadır. Ringelmann etkisini bu şekilde açıklayabiliriz. 
Farklı bir örnek vererek pekiştirecek olursak, dört kişilik bir arkadaş grubusunuz bir arkadaşınız yeni bir kafe açıyor. Kafeye taşınacak masalar, sandalyeler ve birtakım eşyalar var. Yardıma gelmiş her arkadaş aynı şekilde yardım eder mi? Herkes aynı yükte ve sayıda eşya taşır mı sizce? Büyük ihtimalle bunun cevabı hayır. Bazı arkadaşlar ağır ve daha büyük olan eşyaların nasıl olsa başka birileri tarafından taşınacağını düşünüp daha hafif olan eşyayı taşımayı seçecektir ya da bazı arkadaşlar molaları uzun tutmayı tercih ederken bazıları hiç mola vermeyecektir. Kafeye taşınma işi mutlaka bitecek ve kimin ne yaptığı, ne kadar yardım ettiği pek de belli olmayacaktır. Bu verdiğimiz örnek içerisinde kişilerin yaptığı sosyal kaytarma durumu önemli sonuçlara yol açmayabilir. 
Daha farklı bir iş esnasında başka gerilimlere ya da anlaşmazlıklara neden olabilir. Bu duruma George’un 1992 yılında satış sorumluları ile yaptığı çalışmayı örnek verebiliriz. Satış sorumluları ile yaptığı bu çalışmada görevin görünürlüğü ve bireyin içsel olarak dahil olmasının sosyal kaytarma olgusu ile arasında negatif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada görev görünürlüğü kavramı, enerji harcanılan işte satış sorumlusunun bireysel performansının ya da uğraşının üstü tarafından fark edilme seviyesi olarak belirtilmektedir. İçsel olarak dahil olmasını ise satış sorumlusunun enerji harcadığı işte gerçekten önemli bir yardımının olduğuna inanarak işini yapması olarak belirtilmiştir. Bu durum, birtakım bireylerin ‘’başkaları nasıl olsa yapıyor, benim yapmama ne gerek var?’’ gibi düşünceleri benimsemesine neden olabilir. Bu duruma sosyal kaytarma denilmektedir. 
Genellikle insanlar, çok fazla insandan oluşan büyük grupların daha fazla iş başardığını düşünürler. Daha fazla insan demek daha fazla yapılan iş demektir ve bu akla yatkın gözükür. Çoğu olay için bu geçerli olsa da Ringelmann etkisi bunun tersine, daha fazla insan olduğunda bireylerin işten kaytardığını ortaya koymaktadır. Buna neden olabilecek bir sebep ise daha fazla insandan oluşan gruplarda bireyin performansının ölçülmesinin daha zor olmasıdır. Örneğin, beyin fırtınası yapılan bir toplantıda, toplantıyı sonlandırırken bir kişinin hiç konuşmadan, bir fikir beyan etmeden öylece oturduğunu fark edebilirsiniz. Toplantıda konuşan yeterli sayıda insan olması, o kişinin üzerinde toplantıya katılma baskısının kalkmasına neden olur; çünkü hiç kimse onun katılıp katılmadığını fark etmez.
Bazı insanlar bu duruma bilmeden düşer ve kendilerini faydasız biri olarak görür. Bu gibi durumlarda bireyler kendilerine ‘Nasıl faydalı biri olabilirim?’ gibi bir soru yönelttiğinde, çevrelerindeki problemlerin daha farkında olur ve beynindeki ‘Başkaları nasıl olsa bu problemi çözer’ yargısı, ‘Bu problemi nasıl çözebilirim?’ ifadesine döner. Sonuç olarak, faydalı biri olmayı seçmek de Ringelmann etkisini yok eder. 
Sosyal kaytarmaya örnek birçok araştırma vardır. Örnek olarak verecek olursak: Latane, Williams ve Harkins’in 1979 yılında yaptıkları deneyde, erkek öğrencilerden alkış tutarak ulaşabilecekleri en yüksek sesi çıkarmalarını istemiştir. Erkek öğrenciler, tek başlarına, iki, dört ve altı kişilik gruplar içerisinde iken alkış tutarak ses çıkarırlar. Deneyin sonucunda görülen şudur: deneklerin tek başlarına iken  alkış tutarak çıkardıkları ses, çeşitli gruplar  halinde çıkardıkları sesten çok daha fazladır. Grup içerisinde sayı arttıkça, bireylerin her birinin çıkardığı seste azalma görülmüştür. Başka bir anlamda, deneklerin alkış tutarak çıkardıkları ses için harcadıkları gayret azalmıştır. Latane, Williams ve Harkins’in yaptıkları bir başka deneyde ise, denekleri ayrı ayrı odalara yerleştirip kulaklık takarak dışarıdan gelen sesler engellenmiştir. Deneklerin bir kısmına tek başlarına bağırdıklarını diğer bir kısmına ise grup halinde bağırdıkları ifade edilmiştir. Her bir denekten bireysel ve grup halinde çıkardıkları seslerin ölçümleri alınmıştır. Deneyin sonucunda grup büyüklüğü arttıkça bireysel performansın düştüğü sonucuna ulaşılmıştır. 
Latane ve arkadaşları, gerçekleştirdikleri deneylerde gözlemledikleri sosyal kaytarmanın sebepleri olarak üç olasılık öne sürmüşlerdir: 
1-) Atfetme ve eşitleme: Katılımcılar diğerlerinin bağırmalarını kendilerininkinden daha az duymuş olabileceklerini ve diğer katılımcıların kaytarıyor olabileceğini düşündükleri için, kendi seslerini de azaltmış olabilirler. Taktıkları kulaklıklar bu şekilde bir kaytarmayı kolaylaştırmasa da, bazı kişilerin gruplarda kaytarma yapıldığına ilişkin bir önyargı ile gelmiş olmaları da başka bir düşüncedir. 
2-) En üst kapasitenin altında amaç belirleme: Katılımcıların tanımlanmış belirli bir ses yüksekliği çerçevesi olduğunu düşünerek, kişi sayısı arttıkça bu belirlenmiş çerçeveyi karşılayabilmek adına daha az bağırmaları gerektiğini düşünmüş olmaları da ihtimaller arasındadır.  Bu durumda görevin en üst değil, en az seviyede gayret gerektirdiği düşünülmüş olabilir. Ancak katılımcılara birçok kez yüksek bir şekilde bağırmaları söylendiği için; bu ihtimalin kabul görmesi beklenmemektedir. 
3-) Değerlendirme Yanılgısı: İhtimallerden sonuncusu da, bireylerin kalabalıkta saklanarak kaytarmanın negatif sonuçlarından korunabileceklerini veya kalabalıkta kaybolacaklarından çekinerek sıkı çalışmanın pozitif sonuçlarının eşit payını alamayacaklarını düşünmeleridir.      Bireyler yalnızca, kendi başlarına çalışırken sağlıklı bir şekilde değerlendirilip ödüllendirilebilirler. 
Sosyal kaytarma konusunda yapılan diğer araştırmalar, sosyal kaytarmanın bireyselci toplumlarda oldukça yaygın bir durum olduğunu göstermekte iken, toplumcu bir yapıda olan diğer kültürlerde ise bu durumun tam tersini göstermektedir. Bu olgu ile ilgili sonuçlara farklı bir bulgu 1984 yılında Shirakashi’den gelmiştir.  Latane’ın yaptığı deneyi Japon öğrenciler ile tekrar eden Shirakashi aynı sonuçlara ulaşmamıştır. 1985 yılında Gabrenya ve arkadaşları, Tayvanlı ve Amerikalı öğrencilerinin tek başlarına ve grup halinde çalışırken performanslarını ölçtüklerinde, grup halinde çalışırken Amerikalı öğrencilerin sosyal kaytarmada bulundukları görülürken, Tayvanlı öğrencilerin ise grup halinde iken daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. 1981 yılında Williams’ın yaptığı başka bir çalışmada ise, grup dayanışması ve sosyal kaytarma olgularını incelerken sosyal kaytarmanın dayanışma olmayan gruplarda daha çok olduğunu gözlemlemişti. Kısaca, birey önem verdiği ya da benimsediği gruba daha farklı davranmakta ve bu fark toplumcu kültürlerde daha çok göze batmaktadır. Bireyin tek başına ya da grup halinde olması da sonuçların değişmesinde etkili başka bir etkendir. Sonuç olarak Ringelmann etkisi yani sosyal kaytarma ile ilgili birçok deney yapılmıştır. Farklı etkenler göz önüne alındığında deneylerin sonuçları farklı olarak gözlemlenmiştir.

14 Haziran 2019 Cuma

Naziler ve Filistin Sorunu (3. Bölüm)

   Orta Doğu'daki Alman misyonlarını Araplara karşı daha sempatik fakat hâlâ oldukça ihtiyatlı bir tutum takınmaları konusunda talimatlar gönderildi. Bağdat'taki Alman bakan Fritz Grobba, Arap ulusal emellerine yönelik Alman anlayışının öncekinden daha açık bir biçimde fakat kesin bir vaatte bulunmaksızın ifade edilmesi gerektiğini söylüyordu.
   Bu sürekli ihtiyatın nedeni halen İngiltere'yle nihai bir çatışmadan kaçınma umudunun taşınmasıydı. Arap isyancılara, Alman Gizli Servisi'nin kaynaklarından sağlanan mali yardım bile hâlâ küçük ve düzensizdi. Almanya, İngiliz gücüne karşı Arap muhaliflere genel bir destek sağlama ve bazı gizli yardımlarda bulunma yanlısıydı. Fakat Alman-İngiliz ilişkilerini tehlikeye düşürecek noktaya gelmeden. 1938 Münih Paktı'nın sonrasında, özellikle de 1939'da Çekoslovakya'nın işgalinden sonra Londra'da değilse bile Berlin'de, yaklaşan savaşta Almanya ve İngiltere'nin karşıt saflarda yer alacakları anlaşıldı. Bundan sonra Arap dünyasına yönelik Alman propagandası daha etkin ve iddialı olmaya başladı. Arapça radyo dinleyiccisi üzerinde çok etkili olduğu ortaya çıktı. Başka propaganda araçlarının da desteğiyle Araplar üzerinde güçlü bir etki uyandırıldı. Fakat hâlâ Araplara spesifik vaatlerde bulunulmuyor ve Almanlardan bekledikleri ve arzuladıkları somut yardım sağlanmıyordu. İngilizlerin hissiyatı artık Alman politika yapıcılarının umurunda değilse de Orta Doğu'da iyi niyetleri Araplarınkinden daha önemli olan baka çıkar grupları da vardı.
   Arap işlerinden sorumlu Alman politika yapıcıları ve yetkililer bundan dolayı birçok sınırlılığa tabiydi. Alman ittifakını destekleyen Arap sözcüler ise bu tür sınırlamaların hiçbirine tabî değildiler. Araplar, ayı düşmanlara karşı savaştıkları için, Almanları destekliyor ve onlara güveniyordu. Bu ortak düşmanlar başlangıçta İngilizler, Fransızlar ve Yahudilerdi. Sonra, savaş sırasında güç dengesinin değişmesiyle Fransızlar listeden çıktı ve onların yerini önce Sovyetler sonra da Amerikalılar aldı.
   Ortak düşmanlara karşı savaşmak ortak bir dava yaratmak için güçlü bir itkiydi. Fakat Arap topraklarında Alman propagandasını başarılı kılan başka ve daha derin etmenler vardı. İngiltere ve Fransa sadece, bir süre Orta Doğu'ya hâkim olmuş imparatorluklar değildi. Bu ikisi aynı zamanda eski ve kendine güvenen uluslardı ve bunların uluslukları (nationhood),ulusal ve ülkesel emellerin tatmin edildiği ulus devletler biçiminde ifade bulmuştu. Batı Avrupa'nın ölçülü vatanseverliği ve bu vatanseverliğin milliyetin hukukî tanımına sıkı sıkıya bağlılığı, Arap dünyasında yeni ortaya çıkan milliyetçilikle çok az ortak özellik taşıyordu. İngilizlerin ya da Fransızların aksine Araplar tek bir ulus devlete sahip değildiler; hemen hepsi şu ya da bu şekilde yabancı kontrolünde olan çok sayıda siyasi entiteye bölünmüşlerdi. Arapların ulusluk duygusu, siyasi kimlik ya da bağlılıktan ne etkilenmiş, ne de bunları etkilemişti. Ancak son zamanlarda, değişen koşulların ve yeni fikirlerin etkisiyle Arap entelektüelleri ve daha az ölçüde, politikacıları siyasi haklara ve emellere sahip, ulusluğunu devlete olma biçiminde ifade eden bir Arap ulusunu düşünmeye başlamışlardı. Arap ulusçuları için İngiliz ve Fransız uluslarının deneyimleri, Araplar açısından ilgisizdi ve bu ikisinin milliyet ve vatanseverliğe ilişkin fikirleri hem yabancı hem de kafa karıştırıcıydı. Buna mukabil İtalya'nın ve bilhassa Almanya'nın son dönem tarihi, Arap deneyimleriyle daha fazla koşutlukları taşıyordu. Araplar gibi Alman ulusu da çok sayıda ayrı devlete ve prensliğe bölünmüş, bunlardan bazıları da Alman olmayan krallıklara dâhil edilmişti. Prusya'nın Almanları birleştirmek için verdiği başarılı mücadele Araplar için bir örnek ve model teşkil etmekteydi; içinde bulundukları dönmde ise Adolf Hitler'in, bütün Almanları tek ve güçlü bir Pan-Germen devletinin çatısı altında toplama misyonunu sürdürdüğü ve bunu tamamlamak üzere olduğu anlaşılıyordu.
   Siyasi birlik stratejisinden daha fazlası gerekliydi. İngiliz ve Fransız milliyet duygusunun aksine, Almanların milliyet duygusu, vatandaşlık ve bağlılık açısından tanımlanmamıştı. Alman kimliği sınırlara ve egemenliğe göre değil, dil, kültür, tarih ve Naziler açısından kana göre tanımlanmıştı. Özellikle on dokuzuncu yüzyılda Alman topraklarındaki durum ORta Doğu'nun etnik karmaşasına ve siyasi bölünmüşlüğüne çok benziyordu; Alman tipi milliyetçilik, benzer nedenlerle, Araplara, İngiliz ve Fransız vatanseverliğine göre daha akıllıca ve uygulanabilir gözüküyordu.
   Almanların, Arap dünyasına yönelik büyük çaplı doğrudan propagandası başlamadan önce dahi, ideolojilerinin etkisi hissediliyordu. Alman milliyetçiliğinin önceki versiyonlarında küçük bir unsur olan Yahudi karşıtı tema, Nazi milliyetçiliğinde ana tema hâline gelmiş ve Yahudi Ulusal Yurdu'nun oluşturulması ve bir Yahudi devletinin kurulması olasılığı karşısında kendilerini tehdit altında hissedenlere yeni bir sığınak oluşturmuştu. Yahudi düşmanlığı hem Araplara yönelik Alman propagandasında hem de Almanlara yöneltilen Arap taleplerinde vurgulandı. Arap işlerine yönelik Alman resmî raporları, Yahudi karşıtı duyguların, Nazi davasını desteklemekteki değerine sürekli olarak göndermede bulunuyordu.
   Elbette, Almanlar ilke olarak, sadece Yahudi karşıtı değil aynı zamanda Anti-Semitistti. Dolayısıyla teorik olarak, Yahudilerin yanı sıra Araplar da ırkçı Naz ideolojisinin örtülü düşmanlık ve küçümseme süjeleriydi. Führer de dâhil olmak üzere bazı Almanlar, Arapları bu şekilde görüyordu. Alman belgelerinde, Arapların ırksal kökenine ve özelliklerine küçümseyici göndermelere rastlanıyordu. Fakat bu ırkçı doktrin Alman-Arap ilişkilerini çok az etkilemiş gözüküyordu. Özellikle Araplara yönelik yeni ve  daha etkin bir Alman politikasının uygulanmaya başladığı 1937 yazından itibaren, her iki taraf da, bu rahatsız edici konuyu deşmekten kaçındı. Başka yerlerdeki diğerleri gibi Alman Arabistler de, Arap davalarına sıkı sıkıya bağlandılar. Hatta bazıları, Nasyonel Sosyalist Parti'yi tüzüğündeki ırkçı maddeyi değiştirerek Yahudilerle sınırlamaya ikna etmeye çalışmıştı. Arap topraklarındaki büyükelçiler ve konsoloslar Mein Kampf'taki (Kavgam) Anti-Semitik paragrafların sadece Yahudi karşıtlığı ifade edecek şekilde değiştirilmesini bile önerdiler, kutsal bir metnin değiştirilmesine yönelik bu öneriler doğal olarak reddedildi, fakat Hitler, kitabın Arapça çevirisinde bazı değişiklikler yapılmasını kabul etti. Bir kısım Nazi de bazı Araplara onursal aryan statüsü tanıma yanlısıydı.
   Bu onura aday gösterilenlerden biri de Filistin Arap Yğksek Komisyonu'nun lideri, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni'ydi. Hüseyni, Alman Nazizmi, İtalyan Faşizmi ve Arap milliyetçiliği arasındaki savaş zamanı ittifakının baş mimarıydı. Müftü, Kudüs'teki Alman konsolosuna ilk kez 1933'de, Hitler'in iktidara gelmesinden hemen sonra yaklaşmaya çalışmıştı. Çeşitli vesilelerle Alman yetkililere açıkladığı gibi amaçları uzun vadeliydi. Yakın amacı ise Filistin'deki Yahudi yerleşimlerini durdurmak ve yok etmekti. Fakat, her yerdeki Yahudi sorununun nihai çözümü için Almanya'yla ittifak hâlinde, dünya Yahudiliğine karşı bir Cihat verilmesi gibi, Pan-Arabist kavramlardan ziyade Pam-İslamist kavramlarla ifade edilen çok daha iddialı amaçları da vardı.
   Nazi parti gazetesi Völkischer Beobachter'in bir yazarı 4 Aralık 1937'de Arapların bütünüyle Sami kökenli oldukları iddiasını reddederek Ermeni ve Çerkez unsurlar aracılığıyla kısmen aryanlaştıklarından bahseder. Kızıl bıyığı ve mavi gözleriyle annesinin Çerkez özelliklerini taşıyan Kudüs Müftüsünü de örnek olarak gösterir. Yazarın görüşüne göre müftünün fizikî özelliklerinden daha ikna edici olan onun karakteridir: Eğer müftü saf Arap olsaydı İngilizlere karşı sürekli bir mücadele yürütme irade ve kararlılığından yoksun ve elbette ki rüşvete açık olurdu.
   Nazi ideologlarının bu tür övgüleri, Nazi Anti-Semitizmini Yahudilere karşı yürütülen bir savaş olarak gören Arapları üzmüş gözükmüyordu. Araplar, Samilere yapılan göndermelerin, Arap Alman ilişkilerinin siyasi ve askeri gerçekleriyle ilgisi olmayan ideolojik safsatadan başka bir şey olmadığını fark etmişlerdi.
   Kahire gazetesi al-Abraham'ın Yafa muhabirinin, yardım için Alman konsolosuna başvurduğu 1933 yazında bir Arap'ın, Nazi akımı kurmaya yönelik ilk girişimde bulunduğu görülmektedir. Bunun sonu gelmemiştir. Daha kapsamlı stratejik mülahazaların etkisiyle bu talep reddedilse de Nazi ideolojisinin etkisi devam etti. 1930'ların halet-i ruhiyesini Baas Parti'sinin ilk liderlerinden Suriyeli Sami el-Jundi biyografisinde canlı bir şekilde tarif eder: 
   Nazizme hayranlık duyan, bu akımın kitaplarını ve felsefi kaynaklarını, özellikle Nietzsche... Fichte ve H.S. Chamberlain'in, ırk merkezli Foundations of the Nineteenth Century'sini okuyan ırkçılardık. Mein Kampf'ı çevirmeyi düşünen de ilk bizdik.
   Bu dönemde Şam'da yaşayan herkes Arap halkının Nazizme olan eğilimini fark edebilirdi. Çünkü Nazizm bu halkın kahramanı olarak hizmet edebilecek bir güçtü ve yenilmiş Arap, doğası gereği galibi sevecekti.
(3. Bölüm Sonu)

12 Haziran 2019 Çarşamba

Radar ve Balistik Roket

   Britanyalıların radarı ve Almanların balistik roketinin hikâyesi, II. Dünya Savaşı ile teknolojik gelişme arasındaki ilişkiyi gösteren benzer hikâyelerdir. Hitler'in iktidara yükselişinin bir sonucu olarak, savaş hazırlıkları 1930'larda hız kazandı. 1934'te Britanya Havacılık Bakanlığı'nda Bilimsel Araştırmalar Müdürü Henry Wimperis, hava savunması imkânları konusunda araştırmalar yürütmek üzere bir bilim komitesinin oluşturulmasını teklif etti. O yılın sonunda, Imperial College rektörü Henry Tizard başkanlığında bir araştırma ekibi kuruldu. Wimperis, James Watt'ın torunlarından ve Ulusal Fizik Laboratuvarı'nın Radyo Araştırma İstasyonu şefi olan Robert Watson-Watt'ı ekibe davet etti. Wimperis, Watson-Watt'a düşman uçağını hedefleyen tahrip edici bir radyasyon düzeneği olan "ölüm ışını" fikrinin uygulanabilir olup olmadığını sordu. I. Dünya Savaşı sırasında atmosferik yansımaları ölçen ve şimşekli fırtınaların yerini belirlemek için radyonun kullanılması konusunda çalışmalar yapan Watson-Watt, ülkenin önde gelen radyo bilimcilerindendi. Ekibi, radyo tahrip fikrini reddetti, ancak beş sayfalık bir memorandumla, uçakların ultra kısa dalga iletimi kullanılarak, radyo dalgalarıyla keşfi konusunda araştırma yapılmasını destekledi.
   1935'te Watson-Watt'a, detaylar üzerinde çalışması ve keşif cihazının bir prototipini oluşturması için acil fon aktarıldı. Şubat'ta Daventry'deki ilk başarılı deney, elektromanyetik enerjinin uçaktan geriye yansıtılabileceğini ve keşif için işe yarayabileceğini kanıtladı. 1935 baharından 1938 yılına kadar, hatta sonrasında da, bilimsel ve teknolojik yüzlerce problemin çözümü bulundu. Bir dizi buluş sonucunda, daha önceki test cihazlarından yüz kat daha güçlü mikro dalga radyasyon üreten ve radyo ile yön bulma ya da 1943'ten sonraki adıyla radarın ana unsuru haline gelen, oyuklu magnetron geliştirildi. Savaştan önce, Britanya kıyıları boyunca bir radar istasyonları zinciri oluşturulmuştu. Radar, yaklaşan uçakları haber verip onların yerini tespit ederek, ülkenin en yıkıcı Alman hava saldırılarına karşı savunulmasına yardım etti. Britanya, 1940'ta Britanya Muharebesi'nin galibi oldu. Radar, savaştan sonra süratle gelişen hava taşımacılığının ayrılmaz bir parçası haline gelecekti.
   Balistik roketin hikâyesi, 1931'de Zürih'te mühendislik eğitimini tamamlayan bir öğrencinin de aralarında bulunduğu bir iki Alman roket meraklısıyla başladı.Prusyalı bir aristokratın oğlu olan Wernher von Braun, 1930 yılı sonbaharında Raketenflugplatz Berlin'de bir roket geliştirmek üzere çalışmalara başladı. Kısa bir süre birlikte yaptıkları çalışmalardan sonra, von Braun'un ekibi, uzun menzilli top üretme olanağına dair bir memorandumu Reichswehr'e yolladı. Machtergreifung'dan sonra Hitler ve Göring savaş için hazırlıklara başladılar ve güçlü bir hava kuvvetleri oluşturmaya giriştiler. Bu çalışmalarla bağlantılı olarak, 1935'te Kummersdorf'ta Albay Dornberger liderliğinde, alkol ve sıvı oksijenle bir ton patlayıcıya ve 160 millik menzile sahip bir bombarıman roketi hayal ediyordu. Von Braun bu proje üzerinde çalışmaya başladı. Ordu ve hava kuvvetleri, Usedom Adası'ndaki Peenemünde köyünde, yaklaşık doksan personelle bir roket araştırma üssü kurulması için finansman sağladı. 1937'de von Braun önderliğindeki Dornberger ekibi, ilk denemelik A-3 roketini üretti. Bu ve ardından gelen bir iki deney daha başarısız oldu. Çalışmalar yavaş ilerliyordu. Hitler'in, roket silahlarının üretiminin   başarılacağına inancı yoktu. Daha umutlu olduğu bir başka proje vardı: Luftwaffe'nin pilotsuz uçan bombası, Vergeltungswaffen-1(V-1), yani İntikam Silahı-1. Bu silah, Haziran 1944'te Londra'ya fırlatıldı.
   Haziran 1942'de von Braun'un 14 tonluk, 41 metre uzunluktaki yeni roketi A-4, Albert Speer huzurunda fırlatıldı, ancak yine başarısız oldu. Ama aynı modelin geliştirilmiş bir versiyonu Ekim'deki denemede başarı sağladı. Von Braun, Birinci Sınıf Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi. Kariyer basamaklarını süratle tırmanmıştı. 1933'te SS örgütüne, 1936'da Luftwaffe'ye katılmış ve 1939'da Nazi Partisi'nin üyesi, 1940'da SS 2.teğmeni, 1941'de teğmen, 1942'de yüzbaşı, 1943'de binbaşı olmuştu.
   Haziran 1943'te Hitler, artık bir general olan Dornberger ile von Braun'u karargâhında kabul etti. Blitzkreig düşü uçup gitmiş, ordusu geri çekilmeye başlamıştı. Başarılı roket deneyleri ve von Braun'un açıklamalarını gösteren film, onu etkilemişti. Hayalini kurduğu mucize silahın artık hazır olduğunu düşünüyordu. Bir an önce roket savaşı başlatmak istiyor, dünyanın ilk balistik roketi A-4'ün, ya da kısa süre sonra alacağı isimle V-2'nin seri üretimine (yılda 2.000 adet) geçilmesini talep ediyordu. Hitler otuz bir yaşındaki von Braun'a profesör unvanı verdi ve roketlerin başarısına inanmadığı için kendi sözlerine bakılırsa ömründe ikinci kez özür diledi.
   Öte yandan, Peenemünde'ye yapılan iki tahripkâr müttefik bombardımanı ve Harz Dağları'ndaki Mittelwerk'te denizaltı roketi fabrikası inşaatı yüzünden seri üretim ertelendi. İş gücünün çok büyük bir bölümü, insanlık dışı koşullardaki toplama kamplarından elde edilen köle emeğiyle sağlanıyordu. Von Braun'un V-2'si Eylül 1944'te Londrada'ki Waterloo İstasyonu yakınında patladı. Onu 263 roket takip etti.
   Mayıs 1945'te roket ekibi Amerikan ordusu tarafından kuşatıldı. Ekibin üyeleri, filizlenen soğuk savaş zihniyetinden yararlanarak, on yıl sonra, Nazi Partisi ve SS üyesi, aynı zamanda da savaş suçlusu olmalarına bakılmaksızın Amerikan vatandaşlığına geçtiler. 1950'de Wernher von Braun, Alabama'daki Güdümlü Füze Askeri Merkezi'nin Araştırma Müdürü ve ardından NASA'nın Marshall Uzay Uçuşu Merkezi Müdürü oldu; Jupiter C ve Saturn V füzelerini inşa etti. İkincisi, Amerikan astronotlarını aya taşıyacaktı.
   Aman aramızda kalmasın😉
IVAN T. BEREND - AN ECONOMIC HISTORY OF TWENTIETH-CENTURY EUROPE kitabından alıntıdır.

31 Mayıs 2019 Cuma

Naziler ve Filistin Sorunu (2. Bölüm)

   Nazi hükumetinin ilk yıllarında liderliğin, dolayısıyla da hükumetin, başlıca ilgisi Yahudilerden kurtulmaktı. Bunu, fiziksel imha ile başarma düşüncesi bazı Nazi liderleri tarafından daha önce önerilmişti fakat henüz uygulanabilir bir politika olarak görülmüyordu. Bunun yerine tercih edilen politika göçtü ve bu süreci hızlandıracak ve Almanya'yı bütünüyle Yahudisiz (Judenrein) bir yer hâline getirme amacına yaklaştıracak her şey kabul edilebilir görülüyordu. Fakat 1930'ların buhranlı dünyasında çok az ülke yoksul göçmenleri kabul etmeye hevesliydi ve Alman Yahudileri'nin seçenekleri çok sınırlıydı. Dolayısıyla Almanlar Filistin Mandası'nı, istenmeyen Yahudilerini gönderebilecekleri faydalı bir yer olarak gördüler ve bu amaçla bazı pratik adımlar atmaya bile heveslendiler. Bu girişimler İngilizlerin başına çorap örme ve Yahudi karşıtı duyguları kışkırtma amaçları da taşıyordu.
   Nazilerin Siyonizm'e ve bir Yahudi devletine karşı takındıkları tutum başlangıçta küçümseyici sonra da düşmancaydı. Irkçı Nazi teorilerine göre sadece Aryanlar siyasi egemenlik hakkına sahipti; ve egemenliği de sadece onlar kullanabilirdi. Yahudiler, bir devlet kurmak ve onu yaşatmak için gereken yaratıcılık ve idealizmden yoksundu. Alfred Rosenberg'e göre, Siyonizm; spekülatörlerin dünyayı sömürmek amacıyla kendilerine yeni bir etkinlik alanı sağlamak için attıkları bir adımdı. Hitler'e göre, eğer Yahudiler kendi başlarına bırakılırsa birbirlerini öldürmek için fareler gibi dövüşeceklerdi. Eğer Yahudiler dünyada yalnız başlarına bırakılsaydı, kendi pislikleri içinde boğulacaklardı. Karakteristik bir Nazi görüşü 1937'de Filistin'i gezen, parti gazetesi Angriff'in editörü ifade edildi. Bu zat, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın Yakındoğu dairesinin başkanına yazdığı bir mektupta şu gözlemde bulunuyordu: "Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e gelerek servetlerini burada harcamak iyi bir şey... Filistin, Alman Yahudileri'nin göç etmesi için uygun bir yer. Buraya kök salamayacaklar, servetlerini harcayacaklar ve Araplar tarafından temizleneceklerdir... Filistin'deki Yahudiler belalarını bulmuştur, sonları kızgın bir tavadan ateşe atlamak olacaktır."
   Elbette bu fikirleri benimseyenler için bir Yahudi devleti fikrinin gerçekleşme olasılığı bulunmamakta, dolayısıyla da Almanya için herhangi bir sorun teşkil etmemekteydi. Fakat bu arada özellikle Alman Dışişleri Başkanlığı'nda başka bir düşünce ekolü gelişmekteydi. Bu düşünce, Haziran 1937'de verilen iki önemli muhtırada ifade bulmaktadır. Biri, Alman Dışişleri Bakanı von Neurath tarafından kaleme alındı ve 1 Haziran'da Almanya'nın Londra Büyükelçiliği'ne, Kudüs Başkonsolosluğu'na ve Bağdat Orta Elçiliği'ne gönderildi. 22 Haziran tarihli diğer muhtıra, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın Nazi dairesi Referat Deutschland tarafından hazırlanarak, Almanya'nın dış ülkelerdeki bütün diplomatik ve konsolosluk misyonlarına gönderildi. Filistin'deki Yahudi yerleşimleri, 1930'ların ortasında Nazi baskısı nedeniyle hem sayı hem de kaynak olarak hiç de küçümsenemeyecek ölçüde artmıştı. Daha da önemlisi Lord Peel başkanlığındaki İngiliz Kraliyet Komisyonu, Filistin sorununu uzun uzadıya inceledikten sonra raporunu tamamlamıştı. Peel Komisyonu'nun raporu Temmuz ayına kadar yayımlanmasa da genel eğilimi biliniyordu. Rapor hem Siyonizme hem de Arap milliyetçiliğine karşı sergilediği sıcak yaklaşımla dikkat çekiyordu. Raporda yer alan en önemli tavsiye, Filistin Mandası'nın bölünerek biri Yahudi diğeri de Arap olmak üzere iki ayrı devletin kurulması suretiyle her iki tarafın da kısmen tatmin edilmesiydi. Filistin sorununun ele alınma biçimini uzun süre meşgul eden paylaşım fikri ilk kez bu raporda resmi bir ifade kazanmış oluyordu. Bu tavsiyelerle bir Yahudi devleti fikri, artık Siyonist hayâl ürünü olmaktan çıkıyor; bir İngiliz, yani Aryan, hükumet raporunda yer alan pratik bir öneri hâlini alıyordu.
   Alman siyaset yapıcılar bu değişimi hemen dikakte aldılar. Von Neurath'ın talimatları şöyleydi: Şimdiye kadar Almanya'nın Yahudi politikasının birincil hedefi Yahudilerin Almanya'dan mümkün olduğunca fazla sayıda göç etmelerini sağlamaktı. bu hedefe ulaşmak için döviz politikasında bile fedâkarlıklar yapılıyordu (Almanya'yı terk ederek Filistin'e giden Yahudilerin döviz transferlerine izin veriliyordu). Söz konusu belge, bu yeni durumda, Filistin işlerini artık iç siyasi mülahazaların belirlemeyeceğini ortaya koymaktadır: "Bir Yahudi devletinin ya da İngiliz mandası altında Yahudiler tarafından yönetilen bir siyasi yapının oluşturulması, bir Filistin devleti, bütün dünya Yahudiliğini kendi bünyesinde toplayamayacağı, aksine uluslararası Yahudilik için, bir ölçüde Vatikan devletinin siyasi katoliklik veya Moskova'nın Komintern için sağladığına benzer bir uluslararası hukuk süjesi olma durumu sağlayacağı için Almanya'nın çıkarına değildir." Bir Yahudi devletine yönelik muhalefet elbette Arap muhaliflerin desteğini gerektiriyordu: "Dolayısıyla, dünya Yahudiliğinin gücünün artması olasılığına karşıt ağırlık oluşturmak üzere Arap dünyasının desteklenmesi Almanya'nın çıkarınadır." Yahudi devletine yönelik Alman muhalefeti benzer terimlerle ideolojik bir argüman eklenerek 22 Hziran tarihli bir genelgede de ifade edilmeketedir: "Gerçekten, Yahudilerin dağınık hâllerinin sürmesi Almanların çıkarınadır. Alman topraklarında yerleşik tek bir Yahudi kalmasa dahi, Yahudi sorunu Almanya için çözülmüş sayılamaz. Aksine, son yıllardaki gelişmeler göstermektedir ki uluslararası Yahudilik daima Nazi Almanyasının ideolojik ve dolayısıyla da siyasi düşmanı olacaktır. Dolayısıyla Yahudi sorunu Alman dış politikasının en önemli sorunlarından biridir.
(2. Bölüm Sonu)