Blog İçinde Ara

14 Haziran 2019 Cuma

Naziler ve Filistin Sorunu (3. Bölüm)

   Orta Doğu'daki Alman misyonlarını Araplara karşı daha sempatik fakat hâlâ oldukça ihtiyatlı bir tutum takınmaları konusunda talimatlar gönderildi. Bağdat'taki Alman bakan Fritz Grobba, Arap ulusal emellerine yönelik Alman anlayışının öncekinden daha açık bir biçimde fakat kesin bir vaatte bulunmaksızın ifade edilmesi gerektiğini söylüyordu.
   Bu sürekli ihtiyatın nedeni halen İngiltere'yle nihai bir çatışmadan kaçınma umudunun taşınmasıydı. Arap isyancılara, Alman Gizli Servisi'nin kaynaklarından sağlanan mali yardım bile hâlâ küçük ve düzensizdi. Almanya, İngiliz gücüne karşı Arap muhaliflere genel bir destek sağlama ve bazı gizli yardımlarda bulunma yanlısıydı. Fakat Alman-İngiliz ilişkilerini tehlikeye düşürecek noktaya gelmeden. 1938 Münih Paktı'nın sonrasında, özellikle de 1939'da Çekoslovakya'nın işgalinden sonra Londra'da değilse bile Berlin'de, yaklaşan savaşta Almanya ve İngiltere'nin karşıt saflarda yer alacakları anlaşıldı. Bundan sonra Arap dünyasına yönelik Alman propagandası daha etkin ve iddialı olmaya başladı. Arapça radyo dinleyiccisi üzerinde çok etkili olduğu ortaya çıktı. Başka propaganda araçlarının da desteğiyle Araplar üzerinde güçlü bir etki uyandırıldı. Fakat hâlâ Araplara spesifik vaatlerde bulunulmuyor ve Almanlardan bekledikleri ve arzuladıkları somut yardım sağlanmıyordu. İngilizlerin hissiyatı artık Alman politika yapıcılarının umurunda değilse de Orta Doğu'da iyi niyetleri Araplarınkinden daha önemli olan baka çıkar grupları da vardı.
   Arap işlerinden sorumlu Alman politika yapıcıları ve yetkililer bundan dolayı birçok sınırlılığa tabiydi. Alman ittifakını destekleyen Arap sözcüler ise bu tür sınırlamaların hiçbirine tabî değildiler. Araplar, ayı düşmanlara karşı savaştıkları için, Almanları destekliyor ve onlara güveniyordu. Bu ortak düşmanlar başlangıçta İngilizler, Fransızlar ve Yahudilerdi. Sonra, savaş sırasında güç dengesinin değişmesiyle Fransızlar listeden çıktı ve onların yerini önce Sovyetler sonra da Amerikalılar aldı.
   Ortak düşmanlara karşı savaşmak ortak bir dava yaratmak için güçlü bir itkiydi. Fakat Arap topraklarında Alman propagandasını başarılı kılan başka ve daha derin etmenler vardı. İngiltere ve Fransa sadece, bir süre Orta Doğu'ya hâkim olmuş imparatorluklar değildi. Bu ikisi aynı zamanda eski ve kendine güvenen uluslardı ve bunların uluslukları (nationhood),ulusal ve ülkesel emellerin tatmin edildiği ulus devletler biçiminde ifade bulmuştu. Batı Avrupa'nın ölçülü vatanseverliği ve bu vatanseverliğin milliyetin hukukî tanımına sıkı sıkıya bağlılığı, Arap dünyasında yeni ortaya çıkan milliyetçilikle çok az ortak özellik taşıyordu. İngilizlerin ya da Fransızların aksine Araplar tek bir ulus devlete sahip değildiler; hemen hepsi şu ya da bu şekilde yabancı kontrolünde olan çok sayıda siyasi entiteye bölünmüşlerdi. Arapların ulusluk duygusu, siyasi kimlik ya da bağlılıktan ne etkilenmiş, ne de bunları etkilemişti. Ancak son zamanlarda, değişen koşulların ve yeni fikirlerin etkisiyle Arap entelektüelleri ve daha az ölçüde, politikacıları siyasi haklara ve emellere sahip, ulusluğunu devlete olma biçiminde ifade eden bir Arap ulusunu düşünmeye başlamışlardı. Arap ulusçuları için İngiliz ve Fransız uluslarının deneyimleri, Araplar açısından ilgisizdi ve bu ikisinin milliyet ve vatanseverliğe ilişkin fikirleri hem yabancı hem de kafa karıştırıcıydı. Buna mukabil İtalya'nın ve bilhassa Almanya'nın son dönem tarihi, Arap deneyimleriyle daha fazla koşutlukları taşıyordu. Araplar gibi Alman ulusu da çok sayıda ayrı devlete ve prensliğe bölünmüş, bunlardan bazıları da Alman olmayan krallıklara dâhil edilmişti. Prusya'nın Almanları birleştirmek için verdiği başarılı mücadele Araplar için bir örnek ve model teşkil etmekteydi; içinde bulundukları dönmde ise Adolf Hitler'in, bütün Almanları tek ve güçlü bir Pan-Germen devletinin çatısı altında toplama misyonunu sürdürdüğü ve bunu tamamlamak üzere olduğu anlaşılıyordu.
   Siyasi birlik stratejisinden daha fazlası gerekliydi. İngiliz ve Fransız milliyet duygusunun aksine, Almanların milliyet duygusu, vatandaşlık ve bağlılık açısından tanımlanmamıştı. Alman kimliği sınırlara ve egemenliğe göre değil, dil, kültür, tarih ve Naziler açısından kana göre tanımlanmıştı. Özellikle on dokuzuncu yüzyılda Alman topraklarındaki durum ORta Doğu'nun etnik karmaşasına ve siyasi bölünmüşlüğüne çok benziyordu; Alman tipi milliyetçilik, benzer nedenlerle, Araplara, İngiliz ve Fransız vatanseverliğine göre daha akıllıca ve uygulanabilir gözüküyordu.
   Almanların, Arap dünyasına yönelik büyük çaplı doğrudan propagandası başlamadan önce dahi, ideolojilerinin etkisi hissediliyordu. Alman milliyetçiliğinin önceki versiyonlarında küçük bir unsur olan Yahudi karşıtı tema, Nazi milliyetçiliğinde ana tema hâline gelmiş ve Yahudi Ulusal Yurdu'nun oluşturulması ve bir Yahudi devletinin kurulması olasılığı karşısında kendilerini tehdit altında hissedenlere yeni bir sığınak oluşturmuştu. Yahudi düşmanlığı hem Araplara yönelik Alman propagandasında hem de Almanlara yöneltilen Arap taleplerinde vurgulandı. Arap işlerine yönelik Alman resmî raporları, Yahudi karşıtı duyguların, Nazi davasını desteklemekteki değerine sürekli olarak göndermede bulunuyordu.
   Elbette, Almanlar ilke olarak, sadece Yahudi karşıtı değil aynı zamanda Anti-Semitistti. Dolayısıyla teorik olarak, Yahudilerin yanı sıra Araplar da ırkçı Naz ideolojisinin örtülü düşmanlık ve küçümseme süjeleriydi. Führer de dâhil olmak üzere bazı Almanlar, Arapları bu şekilde görüyordu. Alman belgelerinde, Arapların ırksal kökenine ve özelliklerine küçümseyici göndermelere rastlanıyordu. Fakat bu ırkçı doktrin Alman-Arap ilişkilerini çok az etkilemiş gözüküyordu. Özellikle Araplara yönelik yeni ve  daha etkin bir Alman politikasının uygulanmaya başladığı 1937 yazından itibaren, her iki taraf da, bu rahatsız edici konuyu deşmekten kaçındı. Başka yerlerdeki diğerleri gibi Alman Arabistler de, Arap davalarına sıkı sıkıya bağlandılar. Hatta bazıları, Nasyonel Sosyalist Parti'yi tüzüğündeki ırkçı maddeyi değiştirerek Yahudilerle sınırlamaya ikna etmeye çalışmıştı. Arap topraklarındaki büyükelçiler ve konsoloslar Mein Kampf'taki (Kavgam) Anti-Semitik paragrafların sadece Yahudi karşıtlığı ifade edecek şekilde değiştirilmesini bile önerdiler, kutsal bir metnin değiştirilmesine yönelik bu öneriler doğal olarak reddedildi, fakat Hitler, kitabın Arapça çevirisinde bazı değişiklikler yapılmasını kabul etti. Bir kısım Nazi de bazı Araplara onursal aryan statüsü tanıma yanlısıydı.
   Bu onura aday gösterilenlerden biri de Filistin Arap Yğksek Komisyonu'nun lideri, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni'ydi. Hüseyni, Alman Nazizmi, İtalyan Faşizmi ve Arap milliyetçiliği arasındaki savaş zamanı ittifakının baş mimarıydı. Müftü, Kudüs'teki Alman konsolosuna ilk kez 1933'de, Hitler'in iktidara gelmesinden hemen sonra yaklaşmaya çalışmıştı. Çeşitli vesilelerle Alman yetkililere açıkladığı gibi amaçları uzun vadeliydi. Yakın amacı ise Filistin'deki Yahudi yerleşimlerini durdurmak ve yok etmekti. Fakat, her yerdeki Yahudi sorununun nihai çözümü için Almanya'yla ittifak hâlinde, dünya Yahudiliğine karşı bir Cihat verilmesi gibi, Pan-Arabist kavramlardan ziyade Pam-İslamist kavramlarla ifade edilen çok daha iddialı amaçları da vardı.
   Nazi parti gazetesi Völkischer Beobachter'in bir yazarı 4 Aralık 1937'de Arapların bütünüyle Sami kökenli oldukları iddiasını reddederek Ermeni ve Çerkez unsurlar aracılığıyla kısmen aryanlaştıklarından bahseder. Kızıl bıyığı ve mavi gözleriyle annesinin Çerkez özelliklerini taşıyan Kudüs Müftüsünü de örnek olarak gösterir. Yazarın görüşüne göre müftünün fizikî özelliklerinden daha ikna edici olan onun karakteridir: Eğer müftü saf Arap olsaydı İngilizlere karşı sürekli bir mücadele yürütme irade ve kararlılığından yoksun ve elbette ki rüşvete açık olurdu.
   Nazi ideologlarının bu tür övgüleri, Nazi Anti-Semitizmini Yahudilere karşı yürütülen bir savaş olarak gören Arapları üzmüş gözükmüyordu. Araplar, Samilere yapılan göndermelerin, Arap Alman ilişkilerinin siyasi ve askeri gerçekleriyle ilgisi olmayan ideolojik safsatadan başka bir şey olmadığını fark etmişlerdi.
   Kahire gazetesi al-Abraham'ın Yafa muhabirinin, yardım için Alman konsolosuna başvurduğu 1933 yazında bir Arap'ın, Nazi akımı kurmaya yönelik ilk girişimde bulunduğu görülmektedir. Bunun sonu gelmemiştir. Daha kapsamlı stratejik mülahazaların etkisiyle bu talep reddedilse de Nazi ideolojisinin etkisi devam etti. 1930'ların halet-i ruhiyesini Baas Parti'sinin ilk liderlerinden Suriyeli Sami el-Jundi biyografisinde canlı bir şekilde tarif eder: 
   Nazizme hayranlık duyan, bu akımın kitaplarını ve felsefi kaynaklarını, özellikle Nietzsche... Fichte ve H.S. Chamberlain'in, ırk merkezli Foundations of the Nineteenth Century'sini okuyan ırkçılardık. Mein Kampf'ı çevirmeyi düşünen de ilk bizdik.
   Bu dönemde Şam'da yaşayan herkes Arap halkının Nazizme olan eğilimini fark edebilirdi. Çünkü Nazizm bu halkın kahramanı olarak hizmet edebilecek bir güçtü ve yenilmiş Arap, doğası gereği galibi sevecekti.
(3. Bölüm Sonu)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder