Blog İçinde Ara

31 Mayıs 2019 Cuma

Naziler ve Filistin Sorunu (2. Bölüm)

   Nazi hükumetinin ilk yıllarında liderliğin, dolayısıyla da hükumetin, başlıca ilgisi Yahudilerden kurtulmaktı. Bunu, fiziksel imha ile başarma düşüncesi bazı Nazi liderleri tarafından daha önce önerilmişti fakat henüz uygulanabilir bir politika olarak görülmüyordu. Bunun yerine tercih edilen politika göçtü ve bu süreci hızlandıracak ve Almanya'yı bütünüyle Yahudisiz (Judenrein) bir yer hâline getirme amacına yaklaştıracak her şey kabul edilebilir görülüyordu. Fakat 1930'ların buhranlı dünyasında çok az ülke yoksul göçmenleri kabul etmeye hevesliydi ve Alman Yahudileri'nin seçenekleri çok sınırlıydı. Dolayısıyla Almanlar Filistin Mandası'nı, istenmeyen Yahudilerini gönderebilecekleri faydalı bir yer olarak gördüler ve bu amaçla bazı pratik adımlar atmaya bile heveslendiler. Bu girişimler İngilizlerin başına çorap örme ve Yahudi karşıtı duyguları kışkırtma amaçları da taşıyordu.
   Nazilerin Siyonizm'e ve bir Yahudi devletine karşı takındıkları tutum başlangıçta küçümseyici sonra da düşmancaydı. Irkçı Nazi teorilerine göre sadece Aryanlar siyasi egemenlik hakkına sahipti; ve egemenliği de sadece onlar kullanabilirdi. Yahudiler, bir devlet kurmak ve onu yaşatmak için gereken yaratıcılık ve idealizmden yoksundu. Alfred Rosenberg'e göre, Siyonizm; spekülatörlerin dünyayı sömürmek amacıyla kendilerine yeni bir etkinlik alanı sağlamak için attıkları bir adımdı. Hitler'e göre, eğer Yahudiler kendi başlarına bırakılırsa birbirlerini öldürmek için fareler gibi dövüşeceklerdi. Eğer Yahudiler dünyada yalnız başlarına bırakılsaydı, kendi pislikleri içinde boğulacaklardı. Karakteristik bir Nazi görüşü 1937'de Filistin'i gezen, parti gazetesi Angriff'in editörü ifade edildi. Bu zat, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın Yakındoğu dairesinin başkanına yazdığı bir mektupta şu gözlemde bulunuyordu: "Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e gelerek servetlerini burada harcamak iyi bir şey... Filistin, Alman Yahudileri'nin göç etmesi için uygun bir yer. Buraya kök salamayacaklar, servetlerini harcayacaklar ve Araplar tarafından temizleneceklerdir... Filistin'deki Yahudiler belalarını bulmuştur, sonları kızgın bir tavadan ateşe atlamak olacaktır."
   Elbette bu fikirleri benimseyenler için bir Yahudi devleti fikrinin gerçekleşme olasılığı bulunmamakta, dolayısıyla da Almanya için herhangi bir sorun teşkil etmemekteydi. Fakat bu arada özellikle Alman Dışişleri Başkanlığı'nda başka bir düşünce ekolü gelişmekteydi. Bu düşünce, Haziran 1937'de verilen iki önemli muhtırada ifade bulmaktadır. Biri, Alman Dışişleri Bakanı von Neurath tarafından kaleme alındı ve 1 Haziran'da Almanya'nın Londra Büyükelçiliği'ne, Kudüs Başkonsolosluğu'na ve Bağdat Orta Elçiliği'ne gönderildi. 22 Haziran tarihli diğer muhtıra, Alman Dışişleri Bakanlığı'nın Nazi dairesi Referat Deutschland tarafından hazırlanarak, Almanya'nın dış ülkelerdeki bütün diplomatik ve konsolosluk misyonlarına gönderildi. Filistin'deki Yahudi yerleşimleri, 1930'ların ortasında Nazi baskısı nedeniyle hem sayı hem de kaynak olarak hiç de küçümsenemeyecek ölçüde artmıştı. Daha da önemlisi Lord Peel başkanlığındaki İngiliz Kraliyet Komisyonu, Filistin sorununu uzun uzadıya inceledikten sonra raporunu tamamlamıştı. Peel Komisyonu'nun raporu Temmuz ayına kadar yayımlanmasa da genel eğilimi biliniyordu. Rapor hem Siyonizme hem de Arap milliyetçiliğine karşı sergilediği sıcak yaklaşımla dikkat çekiyordu. Raporda yer alan en önemli tavsiye, Filistin Mandası'nın bölünerek biri Yahudi diğeri de Arap olmak üzere iki ayrı devletin kurulması suretiyle her iki tarafın da kısmen tatmin edilmesiydi. Filistin sorununun ele alınma biçimini uzun süre meşgul eden paylaşım fikri ilk kez bu raporda resmi bir ifade kazanmış oluyordu. Bu tavsiyelerle bir Yahudi devleti fikri, artık Siyonist hayâl ürünü olmaktan çıkıyor; bir İngiliz, yani Aryan, hükumet raporunda yer alan pratik bir öneri hâlini alıyordu.
   Alman siyaset yapıcılar bu değişimi hemen dikakte aldılar. Von Neurath'ın talimatları şöyleydi: Şimdiye kadar Almanya'nın Yahudi politikasının birincil hedefi Yahudilerin Almanya'dan mümkün olduğunca fazla sayıda göç etmelerini sağlamaktı. bu hedefe ulaşmak için döviz politikasında bile fedâkarlıklar yapılıyordu (Almanya'yı terk ederek Filistin'e giden Yahudilerin döviz transferlerine izin veriliyordu). Söz konusu belge, bu yeni durumda, Filistin işlerini artık iç siyasi mülahazaların belirlemeyeceğini ortaya koymaktadır: "Bir Yahudi devletinin ya da İngiliz mandası altında Yahudiler tarafından yönetilen bir siyasi yapının oluşturulması, bir Filistin devleti, bütün dünya Yahudiliğini kendi bünyesinde toplayamayacağı, aksine uluslararası Yahudilik için, bir ölçüde Vatikan devletinin siyasi katoliklik veya Moskova'nın Komintern için sağladığına benzer bir uluslararası hukuk süjesi olma durumu sağlayacağı için Almanya'nın çıkarına değildir." Bir Yahudi devletine yönelik muhalefet elbette Arap muhaliflerin desteğini gerektiriyordu: "Dolayısıyla, dünya Yahudiliğinin gücünün artması olasılığına karşıt ağırlık oluşturmak üzere Arap dünyasının desteklenmesi Almanya'nın çıkarınadır." Yahudi devletine yönelik Alman muhalefeti benzer terimlerle ideolojik bir argüman eklenerek 22 Hziran tarihli bir genelgede de ifade edilmeketedir: "Gerçekten, Yahudilerin dağınık hâllerinin sürmesi Almanların çıkarınadır. Alman topraklarında yerleşik tek bir Yahudi kalmasa dahi, Yahudi sorunu Almanya için çözülmüş sayılamaz. Aksine, son yıllardaki gelişmeler göstermektedir ki uluslararası Yahudilik daima Nazi Almanyasının ideolojik ve dolayısıyla da siyasi düşmanı olacaktır. Dolayısıyla Yahudi sorunu Alman dış politikasının en önemli sorunlarından biridir.
(2. Bölüm Sonu)

Naziler ve Filistin Sorunu (1. Bölüm)

   1933 ve 1945 yılları arasında, Nazi Almanyası ile Arap liderliği arasında gelişen yakın ve bazen de etkili ilişkiler Almanların, Arap desteğini kazanma isteğinden çok Arapların Almanlara yaklaşma çabalarından kaynaklanıyordu.
   Uzun bir süre Nazi hükumeti , Arap dünyasına ve bu dünyanın işlerine şaşırtıcı bir ilgisizlik sergiledi. Çeşitli nedenleri vardı bunun. Birincisi ideolojikti. Alman sınıflandırmasında Araplar Sami kökenliydi ve bundan ötürü Nazi ideolojisinin Yahudilere atfettiği aşağı özellikleri paylaşıyorlardı. Bu tür görüşler zaman zaman Nazi yazılarında ifade edilmişti. Adolf Hitler'in, savaşın başlamasından hemen önce Ağustos 1939'da komutanlarına yaptığı bir konuşmada Orta Doğu halklarından "kırbaçlanmak isteyen boyalı yarı maymunlar" olarak bahsettiği rivayet edilir.
   İdeolojik yaklaşımdan daha da önemlisi Alman uzmanların Arap potansiyelini düşük değerlendirmeleriydi. Fakat, Araplara yönelik şaşırtıcı bir biçimde olumsuz Alman politikası, ideolojik ya da pratik değerlendirmelerle değil Nazilerin öncelikler sistemi tarafından belirlenmişti. Hiç şüphesiz Nazilerin nihai amacı dünya egemenliğiydi. Fakat yakın hedefleri Avrupa'ydı ve diğer amaçlar, Avrupa kıtasına hâkim olma ihtiraslarının gerisine itilmişti. Orta Doğu görece önemsiz görülüyordu ne başka çıkarları kurban etmeye değerdi ne de başka olası ittifakları tehlikeye atmaya. İngiltere'yle anlaşma umudu taşıdıkları sürece Almanlar açıkça İngiliz karşıtı bir eylemde bulunmaktan kaçındılar. Başlangıçta Naziler Bismarck'ın ünlü, "Tüm Doğu Sorunu, tek bir Pomeranya askerinin kemiklerine değmez," sözüyle ifade edilen geleneksel görüşten pek sapmadılar.
   1938-1939 yıllarında patlak veren uluslararası krizlerle birlikte İngiltere'yle uzlaşmak artık mümkün görünmüyordu fakat Almanya'nın, uğruna, en azından Orta Doğu'nun bazı kesimlerinden feragat edeceği başka devletler de yok değildi. Haziran 1940'da Fransa'nın teslim olmasından sonra, Fransız Vichy Hükumeti'nin Suriye ve Kuzey Afrika'daki yönetimini tanımaya hazırdı. Kasım 1940'daki Hitler-Molotov buluşmasında Almanların "Basra Körfezi'ne çıkan Batum ve Bakü'nün güneyindeki alanı Sovyetler Birliği'nin isteklerinin merkezi olarak" tanımasına ilişkin Sovyet talebi kabul edildi.Bunlardan daha da önemlisi Almanya'nın Mihver'deki ortağı faşist İtalya'nın talepleriydi. Alman dış politikası Orta Doğu'daki İtalyan çıkarlarını ve iddialarını tutarlı bir biçimde tanıdı ve Almanya'yı İtalyan müttefikiyle çatışmaya sürükleyecek her türlü eylem ve taahhütten özenle kaçındı. Alman Orta Doğu uzmanları hiç şüphe yok ki İngilizlerin, Araplara verdikleri bazı taahhütlerin sonucunda iki savaş arası dönemde karşılaştıkları sorunların ve Fransız müttefiklerinin çıkar ve hassasiyetlerine gösterdikleri yetersiz dikkatin farkındaydılar. Almanlar bu hatayı tekrarlamamaya kararlıydı.
   Nazilerin Orta Doğu'ya yönelik tutumlarını biçimlendiren çeşitli etmenler bulunmaktaydı ve bunlar Nazi yapılanmasındaki farklı grup ve kesimler tarafından temsil edilmekteydi. Diğer sorunlarda olduğu gibi bunda da, Nazi devletinde farklı çıkar ve düşünceler arasında anlaşmazlıklar hatta tartışmalar çıkması mümkündü, tabi ki her isteği kanun sayılan ve kesinlikle sorgulanamayan Hitler kararını verene dek.
(1. Bölüm Sonu)

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Dnieprostroi Hidroelektrik Santrali

   1928-1933 yılları arasında Dnieper nehri üzerindeki devasa hidroelektrik santrali inşası Dnieprostroi, Sovyet tarihinde bir dönüm noktasıydı. 1920'lerin ortalarındaki tartışmalardaki Troçki ve sol muhalefet hızlı sanayileşmeyi salık veriyor, buna karşın Stalin ve Bolşevik Parti'nin çoğunluğu bunu reddedip daha aşamalı ve dengeli bir iktisadi kalkınma politikasını savunuyordu. Ancak 1920'lerin sonlarına doğru Stalin fikir değiştirdi. Sol muhalefeti tasfiye ettikten sonra,  onların bu politikasını kendisi sahiplenerek onu en acımasız biçimde zorla uyguladı. Stalin'in sanayileşme hamlesinin başladığına dair ilk işaret, Dnieper Barajı'nın inşası oldu.
   Bu aslında yeni bir fikir olmayıp, ilk defa 1905'te ortaya atılmıştı. Bolşevik devriminden hemen sonra Lenin ülkenin elektrifikasyonuna yönelik iddialı bir plan olan GOELRO Planı'nı başlattı. Lenin'in fikrine göre, elektrifikasyon, modernleşme için gerekli altyapıyı oluşturacaktı. Planlama, 1920'de başladı. 1925-1926 yıllarında Troçki, Dnieper Barajı planlama komisyonuna başkanlık ediyor ve daha o zamandan, bu yeni enerji kaynağıyla  bağlantılı bir sanayi kompleksi düşlüyordu. İlk tasarı 1926'da tamamlandı. Barajın inşası için kabaca 200 milyon rublelik yatırım gerekiyor ve 230.000 kw kapasiteli, yıllık üretimi 1,2-1,3 kw/s olan bir hidroelektrik santrali kurulması bekleniyordu. Wilson Barajı ve santralinin kurucusu Amerikalı uzmanlar Albay Hugh Cooper başkanlığında ülkeye davet edildi ve sonunda Komünist Parti Merkez Komitesi Kasım 1926'da olur karar verdi. 1927 yazında, nehrin iki yakasında paralel olarak ilerleyen dev inşaatta çalışanların sayısı 10.000'i aşmıştı. Tüm ülke projenin ilerleyişini izliyor, konuyla ilgili haberleri takip ediyordu. Proje, modernleşmenin ve ekonomik bağımsızlığın sembolü haline geldi. Köylü Rusya'ya ilk defa Amerikan teknolojisi getirilmişti.
   İnşa faaliyeti boyunca, elektrik santralinin planlanan kapasitesi, orijinal plandakinin iki katının üzerine çıkarak 530.000 kilovata yükseldi. Beşinci Parti Kongresi ve ardından Planlama Bakanlığı 1928-1929 yılları arasında ucuz elektrik kullanımı konusunu gündeme getirerek, Zaporojye ve Krivoy Rog'da dev demir-çelik işletmeleri ve yanı sıra bir alüminyum tesis ve kimya kompleksi kurma kararı aldı. Elektrik santrali, zengin bir kömür ve demir yatağı olan Donbass'a bağlandı ve birinci Beş Yıllık Plan boyunca zoraki sanayileşmenin başlıca aracı oldu. Beş yıl sonra, dev elektrik santrali ve yeni sanayi kompleksi hizmete açıldı.
   Santral inşaatı, bilhassa Rusya'yı geri kalmış Orta Asya, Kazakistan ve Batı Sibirya'ya bağlayan ve Sibirya'nın endüstrileşmesi için gerekli olan Trans-Sibirya demir yolu ile, çok büyük alanlara ulaşım ve sulama hizmeti götüren Volga-Don Kanalı gibi ona paralel giden dev inşaat projelerini başlatmasıyla, yeni bir çağın müjdecisi oldu. Okuma yazma bilmeyen mujiklerin memleketinden, bir sanayi devi doğdu. Bu sırada, tarımda zoraki ve kaba güce dayalı bir kolektifleştirme milyonlarca köylüyü yerinden etti ve milyonlarcasının hapislere atılmasına, katledilmesine yol açtı. Çok sayıda köylü büyük inşaat işlerine köle olarak kullanıldı. Tüm bunlara rağmen, 1930'ların başlarında Stalin gururla, komünizmin büyük inşa çalışmaları sayesinde ülkesinin sanayileştiğini ilan etti. Yaklaşan savaş için ekonomik hazırlıklar başlıyordu.
   Aman aramızda kalmasın 😉

VAN T. BEREND - AN ECONOMIC HISTORY OF TWENTIETH-CENTURY EUROPE kitabından alıntıdır.

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Aspirin

   Basit bir ilaç olan Aspirin 20. yüzyılın en parlak mucize ilacı oldu. Hippokrates, öğütülmüş söğüt ağacı kabuğunun iyi bir ağrı kesici ve ateş giderici olduğundan daha önce söz etmişti. 19. yüzyıl boyunca Alman, İtalyan ve Fransız çeşitli uzmanlar, söğüt kabuğundaki salisin adı verilen aktif maddeyi ayırıp, onu geliştirerek salisit aside dönüştürdüler. Bu madde keşfedildikten sonra, pek çok değişimden geçerek geliştirilmesine rağmen, bir ara unutuldu ve saygın bir ilaç haline gelmek için yüzyılın sonunu beklemesi gerekti.

   
Aspirinin hikâyesi, 1863'te kurulan ve sentetik boya üretiminin öncülerinden biri olan küçük Alman boya fabrikası Friedrich Bayer Şirketi'nin hikâyesiyle ilişkiliydi.1884 yılında neredeyse iflasın eşiğinde olan bu şirket, genç bir kimyager olan Carl Duisberg'i işe aldı; Duisberg sentetik boyayı icat edip, kısa süre sonra araştırma ve patent bölümünün müdürlüğüne atandı. Kendisi, ayrıca çeşitli ecza ürünlerini piyasaya sunarak şirketin yapısını değiştirdi. 1890 yılında, Eberfeld fabrikasında, yeni inşa edilmiş üç katlı araştırma laboratuvarında doksan kimyager çalışıyordu. Bir girişimcilik dâhisi olan Duisberg, şirketi devraldı ve ilaç araştırmaları alanında yoğunlaşan ikinci bir araştırma laboratuvarını,Eberfeld'i inşa ederek, Leverkusen'de dev bir fabrikayı da ona ekledi. Bu yeni laboratuvar, mide iç zarının mideyi kendi asidinden korumak üzere ürettiği prostaglandinleri yıkıma uğratan salisilik asidin bu tehlikeli yan etkisini ortadan kaldırmak ve onun rafine bir çeşidini üretmek üzere araştırmalara başladı. Genç bir kimyager olan Felix Hoffman, 1899'da Aspirin adı verilen kusursuz versiyonu, yani asetilsalisilik asidi üretmeyi başardı.
   Duisberg, ilaçlara çetrefil kimyasal isimlerinin yerine marka adı veren ilk sanayici oldu. Bunun yanı sıra, Duisberg , hastaneler ve doktorlara bedava numuneler göndererek, yeni bir pazarlama yöntemi de başlattı. Üç yıl içinde, aspirin konulu 160'tan fazla inceleme ve araştırma yayımlandı. İlaç önce toz halinde satıldı ve popüler bir ağrı kesici-ateş düşürücü haline geldi. 1904'te Bayer Cross ticari markası ortaya çıktı ve 1915'te tabletlerin üretimine geçildi.

   Benzerlerinin tersine , aspirinin eşsiz vasıflarına ilişkin araştırmalar hiç durmadı. 1950'de, az bilinen bir Amerikan tıp dergisinde yayınlanan bir araştırma, aspirinin kanda pıhtı oluşumunu azaltmak suretiyle kalp krizini önlediğini bildirdi. Nobel ödüllü John Vane'nin araştırması 1988'de bu gerçeği ikna edici bir biçimde kanıtlayarak ilaç araştırmalarında  en fazla referans yapılan çalışma haline geldi. Aspirinin arterite (eklem iltihabı) karşı da harika bir ilaç olduğu anlaşıldı. Vücudun bağışıklık sistemi bazı koşullarda vücuttaki dokulara zarar verecek şekilde çalışmaya başlar. Bağışıklık sistemi hastalığı olan romatizmal arterit, eklemleri tahrip edebilir. Aspirin dokulara yönelik bu saldırıyı engelleyebilmektedir. Bu yüzden ilacın en yaygın hastalıklardan ikisine, kalp krizi ve arterite karşı kullanımında başarı sağlandı. Aynı zamanda, aspirin en etkin ağrı kesici ve ateş düşürücülerden biri olmayı sürdürdü. Günde 1-2 tablet aspirin kullanan insanların sayısının artması, ilacın olağanüstü vasıflarının bir kanıtıdır. Birbiriyle rekabet eden çeşit çeşit aspirin markasına ve başarılı taklitlerin dev pazarları istila etmelerine rağmen, Bayer Cross Aspirin hâlâ lider markalardan biridir.
   Aman aramızda kalmasın. 😉
IVAN T. BEREND - AN ECONOMIC HISTORY OF TWENTIETH-CENTURY EUROPE kitabından alıntıdır.