Blog İçinde Ara

23 Haziran 2019 Pazar

Zeigarnik Etkisi


İsim babası Rus psikiyatrist ve psikolog olan Bluma Wifona Zeigarnik’tir ve bir restoranda yapılan gözlem sonucu bulunmuştur. Zeigarnik etkisini anlayacağımız şekilde bir kaç örnek ile bunu açıklamak istiyorum ; 

Hiç düşündünüz mü dizilerin sonuna neden hep “devam edecek ..” yazısı getirilir , Ya da neden kavuşamayan aşıklar ; yarım kalan aşklar hep dillere destan olmuştur , Ya da neden sınavlarda yapamadığımız , yarım kalan soruları bir türlü boş geçemeyiz ve büsbütün zamanımızı alsa da o yapamadığımız soruya yoğunlaşıp takılı kalırız ? .. Günlük hayatımızda sıkça yaşadığımız bir etki aslında sadece farkında değiliz hepsi bu. 
Zeigarnik Etkisinin Aşk’ta da etkisi büyük .. Yarım kalan her şey acıdır. Yarım kalan her şey insana acı verir. Düşünün ki bir mesaj attınız . cevap gelmedi . Bütün enerjiniz biter. Halbuki kötü bile olsa bir cevap gelse bu kadar da kafanıza takmazsınız. 
Ya da bir ilişki yaşadınız bitti ayrıldınız. Kafanız rahattır çünkü her türlü mücadelenizi vermiş, elinizden geleni yapmışsınız ve olmamıştır. Ama ya yarım kalan aşklarınız? Yıllar geçse bile unutulmaz ya hani onlar .. Aslında hissettiğiniz her şey Zeigarnik etkisinden. 
Yaşadığınız her ne ise tamamlanmış ise bu kadar kafanıza takılmaz, ama yarım kalmış ise ... 
Yarım kalan her şey bu sendromun adı özetle. Tamamlayamadığımız işler ,kavuşamadığımız aşklar, cevabı gelmeyen mesajlar ,gün boyu mırıldanıp bir türlü çıkartamadığımız o şarkının adı …
Bu saymış olduğum bir çok Zeigarnik etkisini gösteren çalışmalar yapılmış ve psikoloji literatürüne girmiştir. Bunlardan birisi  de Kenneth McGraw’ın deneyidir.Bu deneyden biraz bahsedeyim ;
Zeigarnik deneylerinden altmış yıl sonra, Kenneth McGraw, deneye katılan deneklerden belli bir ödül karşılığında olmak üzere zor bir yapbozu yapmalarını istemiş. Deney başladıktan belli bir süre sonra hiç kimseye, yapbozu tamamlamasına fırsat verilmemiş ve deneyin bittiği söylenmiş. Ancak deneklere, yapbozları tamamlamadıkları halde ücretleri ödenmiş.Daha sonra deneyi düzenleyen uzmanlar, deneyin yapıldığı ortamdan gitmişler. Fakat esas deney bundan sonra başlamış . Deneye katılanların büyük çoğunluğu, kendilerinden istenmediği halde, deneyin yapıldığı ortamda kalarak yapbozu tamamlamaya devam etmişler. Bu da insanların üzerindeki zeigarnik etkisini apaçık ortaya koymuş.

18 Haziran 2019 Salı

Ringelmann Etkisi


Max Ringelmann, yaptığı deneyler sonucunda bireylerin yaptıkları işte kişi sayısı arttıkça performansın giderek düştüğünü gözlemlemiştir. Piezon ve Ferree, grup büyüklüğü ile harcanan çaba arasındaki Ringelmann’ın belirlediği bu ters yönlü ilişki, “Ringelmann Etkisi” olarak isimlendirilmiştir. Psikolojide bu duruma sosyal kaytarma da denilmektedir. Klasik bir örnek vermemiz gerekir ise, bir kişiden ipi bütün gücü ile çekmeyi istedikten sonra giderek kişi sayısını arttırıp ipi bütün güçleri ile çekmelerini istediğimizde kişilerin performanslarında düşüş gözlemlenir. Grup kalabalıklaştıkça birey, kendisinin görünmediğini düşünüp bir çaba harcamamaktadır. Ringelmann etkisini bu şekilde açıklayabiliriz. 
Farklı bir örnek vererek pekiştirecek olursak, dört kişilik bir arkadaş grubusunuz bir arkadaşınız yeni bir kafe açıyor. Kafeye taşınacak masalar, sandalyeler ve birtakım eşyalar var. Yardıma gelmiş her arkadaş aynı şekilde yardım eder mi? Herkes aynı yükte ve sayıda eşya taşır mı sizce? Büyük ihtimalle bunun cevabı hayır. Bazı arkadaşlar ağır ve daha büyük olan eşyaların nasıl olsa başka birileri tarafından taşınacağını düşünüp daha hafif olan eşyayı taşımayı seçecektir ya da bazı arkadaşlar molaları uzun tutmayı tercih ederken bazıları hiç mola vermeyecektir. Kafeye taşınma işi mutlaka bitecek ve kimin ne yaptığı, ne kadar yardım ettiği pek de belli olmayacaktır. Bu verdiğimiz örnek içerisinde kişilerin yaptığı sosyal kaytarma durumu önemli sonuçlara yol açmayabilir. 
Daha farklı bir iş esnasında başka gerilimlere ya da anlaşmazlıklara neden olabilir. Bu duruma George’un 1992 yılında satış sorumluları ile yaptığı çalışmayı örnek verebiliriz. Satış sorumluları ile yaptığı bu çalışmada görevin görünürlüğü ve bireyin içsel olarak dahil olmasının sosyal kaytarma olgusu ile arasında negatif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada görev görünürlüğü kavramı, enerji harcanılan işte satış sorumlusunun bireysel performansının ya da uğraşının üstü tarafından fark edilme seviyesi olarak belirtilmektedir. İçsel olarak dahil olmasını ise satış sorumlusunun enerji harcadığı işte gerçekten önemli bir yardımının olduğuna inanarak işini yapması olarak belirtilmiştir. Bu durum, birtakım bireylerin ‘’başkaları nasıl olsa yapıyor, benim yapmama ne gerek var?’’ gibi düşünceleri benimsemesine neden olabilir. Bu duruma sosyal kaytarma denilmektedir. 
Genellikle insanlar, çok fazla insandan oluşan büyük grupların daha fazla iş başardığını düşünürler. Daha fazla insan demek daha fazla yapılan iş demektir ve bu akla yatkın gözükür. Çoğu olay için bu geçerli olsa da Ringelmann etkisi bunun tersine, daha fazla insan olduğunda bireylerin işten kaytardığını ortaya koymaktadır. Buna neden olabilecek bir sebep ise daha fazla insandan oluşan gruplarda bireyin performansının ölçülmesinin daha zor olmasıdır. Örneğin, beyin fırtınası yapılan bir toplantıda, toplantıyı sonlandırırken bir kişinin hiç konuşmadan, bir fikir beyan etmeden öylece oturduğunu fark edebilirsiniz. Toplantıda konuşan yeterli sayıda insan olması, o kişinin üzerinde toplantıya katılma baskısının kalkmasına neden olur; çünkü hiç kimse onun katılıp katılmadığını fark etmez.
Bazı insanlar bu duruma bilmeden düşer ve kendilerini faydasız biri olarak görür. Bu gibi durumlarda bireyler kendilerine ‘Nasıl faydalı biri olabilirim?’ gibi bir soru yönelttiğinde, çevrelerindeki problemlerin daha farkında olur ve beynindeki ‘Başkaları nasıl olsa bu problemi çözer’ yargısı, ‘Bu problemi nasıl çözebilirim?’ ifadesine döner. Sonuç olarak, faydalı biri olmayı seçmek de Ringelmann etkisini yok eder. 
Sosyal kaytarmaya örnek birçok araştırma vardır. Örnek olarak verecek olursak: Latane, Williams ve Harkins’in 1979 yılında yaptıkları deneyde, erkek öğrencilerden alkış tutarak ulaşabilecekleri en yüksek sesi çıkarmalarını istemiştir. Erkek öğrenciler, tek başlarına, iki, dört ve altı kişilik gruplar içerisinde iken alkış tutarak ses çıkarırlar. Deneyin sonucunda görülen şudur: deneklerin tek başlarına iken  alkış tutarak çıkardıkları ses, çeşitli gruplar  halinde çıkardıkları sesten çok daha fazladır. Grup içerisinde sayı arttıkça, bireylerin her birinin çıkardığı seste azalma görülmüştür. Başka bir anlamda, deneklerin alkış tutarak çıkardıkları ses için harcadıkları gayret azalmıştır. Latane, Williams ve Harkins’in yaptıkları bir başka deneyde ise, denekleri ayrı ayrı odalara yerleştirip kulaklık takarak dışarıdan gelen sesler engellenmiştir. Deneklerin bir kısmına tek başlarına bağırdıklarını diğer bir kısmına ise grup halinde bağırdıkları ifade edilmiştir. Her bir denekten bireysel ve grup halinde çıkardıkları seslerin ölçümleri alınmıştır. Deneyin sonucunda grup büyüklüğü arttıkça bireysel performansın düştüğü sonucuna ulaşılmıştır. 
Latane ve arkadaşları, gerçekleştirdikleri deneylerde gözlemledikleri sosyal kaytarmanın sebepleri olarak üç olasılık öne sürmüşlerdir: 
1-) Atfetme ve eşitleme: Katılımcılar diğerlerinin bağırmalarını kendilerininkinden daha az duymuş olabileceklerini ve diğer katılımcıların kaytarıyor olabileceğini düşündükleri için, kendi seslerini de azaltmış olabilirler. Taktıkları kulaklıklar bu şekilde bir kaytarmayı kolaylaştırmasa da, bazı kişilerin gruplarda kaytarma yapıldığına ilişkin bir önyargı ile gelmiş olmaları da başka bir düşüncedir. 
2-) En üst kapasitenin altında amaç belirleme: Katılımcıların tanımlanmış belirli bir ses yüksekliği çerçevesi olduğunu düşünerek, kişi sayısı arttıkça bu belirlenmiş çerçeveyi karşılayabilmek adına daha az bağırmaları gerektiğini düşünmüş olmaları da ihtimaller arasındadır.  Bu durumda görevin en üst değil, en az seviyede gayret gerektirdiği düşünülmüş olabilir. Ancak katılımcılara birçok kez yüksek bir şekilde bağırmaları söylendiği için; bu ihtimalin kabul görmesi beklenmemektedir. 
3-) Değerlendirme Yanılgısı: İhtimallerden sonuncusu da, bireylerin kalabalıkta saklanarak kaytarmanın negatif sonuçlarından korunabileceklerini veya kalabalıkta kaybolacaklarından çekinerek sıkı çalışmanın pozitif sonuçlarının eşit payını alamayacaklarını düşünmeleridir.      Bireyler yalnızca, kendi başlarına çalışırken sağlıklı bir şekilde değerlendirilip ödüllendirilebilirler. 
Sosyal kaytarma konusunda yapılan diğer araştırmalar, sosyal kaytarmanın bireyselci toplumlarda oldukça yaygın bir durum olduğunu göstermekte iken, toplumcu bir yapıda olan diğer kültürlerde ise bu durumun tam tersini göstermektedir. Bu olgu ile ilgili sonuçlara farklı bir bulgu 1984 yılında Shirakashi’den gelmiştir.  Latane’ın yaptığı deneyi Japon öğrenciler ile tekrar eden Shirakashi aynı sonuçlara ulaşmamıştır. 1985 yılında Gabrenya ve arkadaşları, Tayvanlı ve Amerikalı öğrencilerinin tek başlarına ve grup halinde çalışırken performanslarını ölçtüklerinde, grup halinde çalışırken Amerikalı öğrencilerin sosyal kaytarmada bulundukları görülürken, Tayvanlı öğrencilerin ise grup halinde iken daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. 1981 yılında Williams’ın yaptığı başka bir çalışmada ise, grup dayanışması ve sosyal kaytarma olgularını incelerken sosyal kaytarmanın dayanışma olmayan gruplarda daha çok olduğunu gözlemlemişti. Kısaca, birey önem verdiği ya da benimsediği gruba daha farklı davranmakta ve bu fark toplumcu kültürlerde daha çok göze batmaktadır. Bireyin tek başına ya da grup halinde olması da sonuçların değişmesinde etkili başka bir etkendir. Sonuç olarak Ringelmann etkisi yani sosyal kaytarma ile ilgili birçok deney yapılmıştır. Farklı etkenler göz önüne alındığında deneylerin sonuçları farklı olarak gözlemlenmiştir.

14 Haziran 2019 Cuma

Naziler ve Filistin Sorunu (3. Bölüm)

   Orta Doğu'daki Alman misyonlarını Araplara karşı daha sempatik fakat hâlâ oldukça ihtiyatlı bir tutum takınmaları konusunda talimatlar gönderildi. Bağdat'taki Alman bakan Fritz Grobba, Arap ulusal emellerine yönelik Alman anlayışının öncekinden daha açık bir biçimde fakat kesin bir vaatte bulunmaksızın ifade edilmesi gerektiğini söylüyordu.
   Bu sürekli ihtiyatın nedeni halen İngiltere'yle nihai bir çatışmadan kaçınma umudunun taşınmasıydı. Arap isyancılara, Alman Gizli Servisi'nin kaynaklarından sağlanan mali yardım bile hâlâ küçük ve düzensizdi. Almanya, İngiliz gücüne karşı Arap muhaliflere genel bir destek sağlama ve bazı gizli yardımlarda bulunma yanlısıydı. Fakat Alman-İngiliz ilişkilerini tehlikeye düşürecek noktaya gelmeden. 1938 Münih Paktı'nın sonrasında, özellikle de 1939'da Çekoslovakya'nın işgalinden sonra Londra'da değilse bile Berlin'de, yaklaşan savaşta Almanya ve İngiltere'nin karşıt saflarda yer alacakları anlaşıldı. Bundan sonra Arap dünyasına yönelik Alman propagandası daha etkin ve iddialı olmaya başladı. Arapça radyo dinleyiccisi üzerinde çok etkili olduğu ortaya çıktı. Başka propaganda araçlarının da desteğiyle Araplar üzerinde güçlü bir etki uyandırıldı. Fakat hâlâ Araplara spesifik vaatlerde bulunulmuyor ve Almanlardan bekledikleri ve arzuladıkları somut yardım sağlanmıyordu. İngilizlerin hissiyatı artık Alman politika yapıcılarının umurunda değilse de Orta Doğu'da iyi niyetleri Araplarınkinden daha önemli olan baka çıkar grupları da vardı.
   Arap işlerinden sorumlu Alman politika yapıcıları ve yetkililer bundan dolayı birçok sınırlılığa tabiydi. Alman ittifakını destekleyen Arap sözcüler ise bu tür sınırlamaların hiçbirine tabî değildiler. Araplar, ayı düşmanlara karşı savaştıkları için, Almanları destekliyor ve onlara güveniyordu. Bu ortak düşmanlar başlangıçta İngilizler, Fransızlar ve Yahudilerdi. Sonra, savaş sırasında güç dengesinin değişmesiyle Fransızlar listeden çıktı ve onların yerini önce Sovyetler sonra da Amerikalılar aldı.
   Ortak düşmanlara karşı savaşmak ortak bir dava yaratmak için güçlü bir itkiydi. Fakat Arap topraklarında Alman propagandasını başarılı kılan başka ve daha derin etmenler vardı. İngiltere ve Fransa sadece, bir süre Orta Doğu'ya hâkim olmuş imparatorluklar değildi. Bu ikisi aynı zamanda eski ve kendine güvenen uluslardı ve bunların uluslukları (nationhood),ulusal ve ülkesel emellerin tatmin edildiği ulus devletler biçiminde ifade bulmuştu. Batı Avrupa'nın ölçülü vatanseverliği ve bu vatanseverliğin milliyetin hukukî tanımına sıkı sıkıya bağlılığı, Arap dünyasında yeni ortaya çıkan milliyetçilikle çok az ortak özellik taşıyordu. İngilizlerin ya da Fransızların aksine Araplar tek bir ulus devlete sahip değildiler; hemen hepsi şu ya da bu şekilde yabancı kontrolünde olan çok sayıda siyasi entiteye bölünmüşlerdi. Arapların ulusluk duygusu, siyasi kimlik ya da bağlılıktan ne etkilenmiş, ne de bunları etkilemişti. Ancak son zamanlarda, değişen koşulların ve yeni fikirlerin etkisiyle Arap entelektüelleri ve daha az ölçüde, politikacıları siyasi haklara ve emellere sahip, ulusluğunu devlete olma biçiminde ifade eden bir Arap ulusunu düşünmeye başlamışlardı. Arap ulusçuları için İngiliz ve Fransız uluslarının deneyimleri, Araplar açısından ilgisizdi ve bu ikisinin milliyet ve vatanseverliğe ilişkin fikirleri hem yabancı hem de kafa karıştırıcıydı. Buna mukabil İtalya'nın ve bilhassa Almanya'nın son dönem tarihi, Arap deneyimleriyle daha fazla koşutlukları taşıyordu. Araplar gibi Alman ulusu da çok sayıda ayrı devlete ve prensliğe bölünmüş, bunlardan bazıları da Alman olmayan krallıklara dâhil edilmişti. Prusya'nın Almanları birleştirmek için verdiği başarılı mücadele Araplar için bir örnek ve model teşkil etmekteydi; içinde bulundukları dönmde ise Adolf Hitler'in, bütün Almanları tek ve güçlü bir Pan-Germen devletinin çatısı altında toplama misyonunu sürdürdüğü ve bunu tamamlamak üzere olduğu anlaşılıyordu.
   Siyasi birlik stratejisinden daha fazlası gerekliydi. İngiliz ve Fransız milliyet duygusunun aksine, Almanların milliyet duygusu, vatandaşlık ve bağlılık açısından tanımlanmamıştı. Alman kimliği sınırlara ve egemenliğe göre değil, dil, kültür, tarih ve Naziler açısından kana göre tanımlanmıştı. Özellikle on dokuzuncu yüzyılda Alman topraklarındaki durum ORta Doğu'nun etnik karmaşasına ve siyasi bölünmüşlüğüne çok benziyordu; Alman tipi milliyetçilik, benzer nedenlerle, Araplara, İngiliz ve Fransız vatanseverliğine göre daha akıllıca ve uygulanabilir gözüküyordu.
   Almanların, Arap dünyasına yönelik büyük çaplı doğrudan propagandası başlamadan önce dahi, ideolojilerinin etkisi hissediliyordu. Alman milliyetçiliğinin önceki versiyonlarında küçük bir unsur olan Yahudi karşıtı tema, Nazi milliyetçiliğinde ana tema hâline gelmiş ve Yahudi Ulusal Yurdu'nun oluşturulması ve bir Yahudi devletinin kurulması olasılığı karşısında kendilerini tehdit altında hissedenlere yeni bir sığınak oluşturmuştu. Yahudi düşmanlığı hem Araplara yönelik Alman propagandasında hem de Almanlara yöneltilen Arap taleplerinde vurgulandı. Arap işlerine yönelik Alman resmî raporları, Yahudi karşıtı duyguların, Nazi davasını desteklemekteki değerine sürekli olarak göndermede bulunuyordu.
   Elbette, Almanlar ilke olarak, sadece Yahudi karşıtı değil aynı zamanda Anti-Semitistti. Dolayısıyla teorik olarak, Yahudilerin yanı sıra Araplar da ırkçı Naz ideolojisinin örtülü düşmanlık ve küçümseme süjeleriydi. Führer de dâhil olmak üzere bazı Almanlar, Arapları bu şekilde görüyordu. Alman belgelerinde, Arapların ırksal kökenine ve özelliklerine küçümseyici göndermelere rastlanıyordu. Fakat bu ırkçı doktrin Alman-Arap ilişkilerini çok az etkilemiş gözüküyordu. Özellikle Araplara yönelik yeni ve  daha etkin bir Alman politikasının uygulanmaya başladığı 1937 yazından itibaren, her iki taraf da, bu rahatsız edici konuyu deşmekten kaçındı. Başka yerlerdeki diğerleri gibi Alman Arabistler de, Arap davalarına sıkı sıkıya bağlandılar. Hatta bazıları, Nasyonel Sosyalist Parti'yi tüzüğündeki ırkçı maddeyi değiştirerek Yahudilerle sınırlamaya ikna etmeye çalışmıştı. Arap topraklarındaki büyükelçiler ve konsoloslar Mein Kampf'taki (Kavgam) Anti-Semitik paragrafların sadece Yahudi karşıtlığı ifade edecek şekilde değiştirilmesini bile önerdiler, kutsal bir metnin değiştirilmesine yönelik bu öneriler doğal olarak reddedildi, fakat Hitler, kitabın Arapça çevirisinde bazı değişiklikler yapılmasını kabul etti. Bir kısım Nazi de bazı Araplara onursal aryan statüsü tanıma yanlısıydı.
   Bu onura aday gösterilenlerden biri de Filistin Arap Yğksek Komisyonu'nun lideri, Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni'ydi. Hüseyni, Alman Nazizmi, İtalyan Faşizmi ve Arap milliyetçiliği arasındaki savaş zamanı ittifakının baş mimarıydı. Müftü, Kudüs'teki Alman konsolosuna ilk kez 1933'de, Hitler'in iktidara gelmesinden hemen sonra yaklaşmaya çalışmıştı. Çeşitli vesilelerle Alman yetkililere açıkladığı gibi amaçları uzun vadeliydi. Yakın amacı ise Filistin'deki Yahudi yerleşimlerini durdurmak ve yok etmekti. Fakat, her yerdeki Yahudi sorununun nihai çözümü için Almanya'yla ittifak hâlinde, dünya Yahudiliğine karşı bir Cihat verilmesi gibi, Pan-Arabist kavramlardan ziyade Pam-İslamist kavramlarla ifade edilen çok daha iddialı amaçları da vardı.
   Nazi parti gazetesi Völkischer Beobachter'in bir yazarı 4 Aralık 1937'de Arapların bütünüyle Sami kökenli oldukları iddiasını reddederek Ermeni ve Çerkez unsurlar aracılığıyla kısmen aryanlaştıklarından bahseder. Kızıl bıyığı ve mavi gözleriyle annesinin Çerkez özelliklerini taşıyan Kudüs Müftüsünü de örnek olarak gösterir. Yazarın görüşüne göre müftünün fizikî özelliklerinden daha ikna edici olan onun karakteridir: Eğer müftü saf Arap olsaydı İngilizlere karşı sürekli bir mücadele yürütme irade ve kararlılığından yoksun ve elbette ki rüşvete açık olurdu.
   Nazi ideologlarının bu tür övgüleri, Nazi Anti-Semitizmini Yahudilere karşı yürütülen bir savaş olarak gören Arapları üzmüş gözükmüyordu. Araplar, Samilere yapılan göndermelerin, Arap Alman ilişkilerinin siyasi ve askeri gerçekleriyle ilgisi olmayan ideolojik safsatadan başka bir şey olmadığını fark etmişlerdi.
   Kahire gazetesi al-Abraham'ın Yafa muhabirinin, yardım için Alman konsolosuna başvurduğu 1933 yazında bir Arap'ın, Nazi akımı kurmaya yönelik ilk girişimde bulunduğu görülmektedir. Bunun sonu gelmemiştir. Daha kapsamlı stratejik mülahazaların etkisiyle bu talep reddedilse de Nazi ideolojisinin etkisi devam etti. 1930'ların halet-i ruhiyesini Baas Parti'sinin ilk liderlerinden Suriyeli Sami el-Jundi biyografisinde canlı bir şekilde tarif eder: 
   Nazizme hayranlık duyan, bu akımın kitaplarını ve felsefi kaynaklarını, özellikle Nietzsche... Fichte ve H.S. Chamberlain'in, ırk merkezli Foundations of the Nineteenth Century'sini okuyan ırkçılardık. Mein Kampf'ı çevirmeyi düşünen de ilk bizdik.
   Bu dönemde Şam'da yaşayan herkes Arap halkının Nazizme olan eğilimini fark edebilirdi. Çünkü Nazizm bu halkın kahramanı olarak hizmet edebilecek bir güçtü ve yenilmiş Arap, doğası gereği galibi sevecekti.
(3. Bölüm Sonu)

12 Haziran 2019 Çarşamba

Radar ve Balistik Roket

   Britanyalıların radarı ve Almanların balistik roketinin hikâyesi, II. Dünya Savaşı ile teknolojik gelişme arasındaki ilişkiyi gösteren benzer hikâyelerdir. Hitler'in iktidara yükselişinin bir sonucu olarak, savaş hazırlıkları 1930'larda hız kazandı. 1934'te Britanya Havacılık Bakanlığı'nda Bilimsel Araştırmalar Müdürü Henry Wimperis, hava savunması imkânları konusunda araştırmalar yürütmek üzere bir bilim komitesinin oluşturulmasını teklif etti. O yılın sonunda, Imperial College rektörü Henry Tizard başkanlığında bir araştırma ekibi kuruldu. Wimperis, James Watt'ın torunlarından ve Ulusal Fizik Laboratuvarı'nın Radyo Araştırma İstasyonu şefi olan Robert Watson-Watt'ı ekibe davet etti. Wimperis, Watson-Watt'a düşman uçağını hedefleyen tahrip edici bir radyasyon düzeneği olan "ölüm ışını" fikrinin uygulanabilir olup olmadığını sordu. I. Dünya Savaşı sırasında atmosferik yansımaları ölçen ve şimşekli fırtınaların yerini belirlemek için radyonun kullanılması konusunda çalışmalar yapan Watson-Watt, ülkenin önde gelen radyo bilimcilerindendi. Ekibi, radyo tahrip fikrini reddetti, ancak beş sayfalık bir memorandumla, uçakların ultra kısa dalga iletimi kullanılarak, radyo dalgalarıyla keşfi konusunda araştırma yapılmasını destekledi.
   1935'te Watson-Watt'a, detaylar üzerinde çalışması ve keşif cihazının bir prototipini oluşturması için acil fon aktarıldı. Şubat'ta Daventry'deki ilk başarılı deney, elektromanyetik enerjinin uçaktan geriye yansıtılabileceğini ve keşif için işe yarayabileceğini kanıtladı. 1935 baharından 1938 yılına kadar, hatta sonrasında da, bilimsel ve teknolojik yüzlerce problemin çözümü bulundu. Bir dizi buluş sonucunda, daha önceki test cihazlarından yüz kat daha güçlü mikro dalga radyasyon üreten ve radyo ile yön bulma ya da 1943'ten sonraki adıyla radarın ana unsuru haline gelen, oyuklu magnetron geliştirildi. Savaştan önce, Britanya kıyıları boyunca bir radar istasyonları zinciri oluşturulmuştu. Radar, yaklaşan uçakları haber verip onların yerini tespit ederek, ülkenin en yıkıcı Alman hava saldırılarına karşı savunulmasına yardım etti. Britanya, 1940'ta Britanya Muharebesi'nin galibi oldu. Radar, savaştan sonra süratle gelişen hava taşımacılığının ayrılmaz bir parçası haline gelecekti.
   Balistik roketin hikâyesi, 1931'de Zürih'te mühendislik eğitimini tamamlayan bir öğrencinin de aralarında bulunduğu bir iki Alman roket meraklısıyla başladı.Prusyalı bir aristokratın oğlu olan Wernher von Braun, 1930 yılı sonbaharında Raketenflugplatz Berlin'de bir roket geliştirmek üzere çalışmalara başladı. Kısa bir süre birlikte yaptıkları çalışmalardan sonra, von Braun'un ekibi, uzun menzilli top üretme olanağına dair bir memorandumu Reichswehr'e yolladı. Machtergreifung'dan sonra Hitler ve Göring savaş için hazırlıklara başladılar ve güçlü bir hava kuvvetleri oluşturmaya giriştiler. Bu çalışmalarla bağlantılı olarak, 1935'te Kummersdorf'ta Albay Dornberger liderliğinde, alkol ve sıvı oksijenle bir ton patlayıcıya ve 160 millik menzile sahip bir bombarıman roketi hayal ediyordu. Von Braun bu proje üzerinde çalışmaya başladı. Ordu ve hava kuvvetleri, Usedom Adası'ndaki Peenemünde köyünde, yaklaşık doksan personelle bir roket araştırma üssü kurulması için finansman sağladı. 1937'de von Braun önderliğindeki Dornberger ekibi, ilk denemelik A-3 roketini üretti. Bu ve ardından gelen bir iki deney daha başarısız oldu. Çalışmalar yavaş ilerliyordu. Hitler'in, roket silahlarının üretiminin   başarılacağına inancı yoktu. Daha umutlu olduğu bir başka proje vardı: Luftwaffe'nin pilotsuz uçan bombası, Vergeltungswaffen-1(V-1), yani İntikam Silahı-1. Bu silah, Haziran 1944'te Londra'ya fırlatıldı.
   Haziran 1942'de von Braun'un 14 tonluk, 41 metre uzunluktaki yeni roketi A-4, Albert Speer huzurunda fırlatıldı, ancak yine başarısız oldu. Ama aynı modelin geliştirilmiş bir versiyonu Ekim'deki denemede başarı sağladı. Von Braun, Birinci Sınıf Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi. Kariyer basamaklarını süratle tırmanmıştı. 1933'te SS örgütüne, 1936'da Luftwaffe'ye katılmış ve 1939'da Nazi Partisi'nin üyesi, 1940'da SS 2.teğmeni, 1941'de teğmen, 1942'de yüzbaşı, 1943'de binbaşı olmuştu.
   Haziran 1943'te Hitler, artık bir general olan Dornberger ile von Braun'u karargâhında kabul etti. Blitzkreig düşü uçup gitmiş, ordusu geri çekilmeye başlamıştı. Başarılı roket deneyleri ve von Braun'un açıklamalarını gösteren film, onu etkilemişti. Hayalini kurduğu mucize silahın artık hazır olduğunu düşünüyordu. Bir an önce roket savaşı başlatmak istiyor, dünyanın ilk balistik roketi A-4'ün, ya da kısa süre sonra alacağı isimle V-2'nin seri üretimine (yılda 2.000 adet) geçilmesini talep ediyordu. Hitler otuz bir yaşındaki von Braun'a profesör unvanı verdi ve roketlerin başarısına inanmadığı için kendi sözlerine bakılırsa ömründe ikinci kez özür diledi.
   Öte yandan, Peenemünde'ye yapılan iki tahripkâr müttefik bombardımanı ve Harz Dağları'ndaki Mittelwerk'te denizaltı roketi fabrikası inşaatı yüzünden seri üretim ertelendi. İş gücünün çok büyük bir bölümü, insanlık dışı koşullardaki toplama kamplarından elde edilen köle emeğiyle sağlanıyordu. Von Braun'un V-2'si Eylül 1944'te Londrada'ki Waterloo İstasyonu yakınında patladı. Onu 263 roket takip etti.
   Mayıs 1945'te roket ekibi Amerikan ordusu tarafından kuşatıldı. Ekibin üyeleri, filizlenen soğuk savaş zihniyetinden yararlanarak, on yıl sonra, Nazi Partisi ve SS üyesi, aynı zamanda da savaş suçlusu olmalarına bakılmaksızın Amerikan vatandaşlığına geçtiler. 1950'de Wernher von Braun, Alabama'daki Güdümlü Füze Askeri Merkezi'nin Araştırma Müdürü ve ardından NASA'nın Marshall Uzay Uçuşu Merkezi Müdürü oldu; Jupiter C ve Saturn V füzelerini inşa etti. İkincisi, Amerikan astronotlarını aya taşıyacaktı.
   Aman aramızda kalmasın😉
IVAN T. BEREND - AN ECONOMIC HISTORY OF TWENTIETH-CENTURY EUROPE kitabından alıntıdır.